ULTRA TÜRKLER




5 Haziran 2012 Salı

GORDİON DÜĞÜMÜ XII

GORDİON DÜĞÜMÜ XII /  SON
 
GORDİON DÜĞÜMÜ'NDE DE, DÜĞÜMÜN ÇÖZÜMÜNDE DE TÜM YOLLAR ÇANKAYA KÖŞKÜ'NE ÇIKIYOR?!
 
YA DA
 
GORDİON DÜĞÜMÜ'NDE DE, DÜĞÜMÜN ÇÖZÜMÜNDE DE TÜM YOLLAR ÇANKAYA KÖŞKÜ'NE ÇIKIYOR?!
 
VEYAHUT
 
GORDİON DÜĞÜMÜ'NDE DE, DÜĞÜMÜN ÇÖZÜMÜNDE DE TÜM YOLLAR ÇANKAYA KÖŞKÜ'NE ÇIKIYOR?!
 
Gordion Düğümü XIII?!
 
“Ya devlet başa ya kuzgun leşe!”
Kemal Tahir
 
 
(…)
 
 
MİLLETVEKİLİ YEMİNİ
 
Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.
 
 
(…)
 
 
ATATÜRK TÜRKİYESİ NEDEN STRES ALTINDA?!
 
“Yapılması gereken bir iş vardı ve herkes birisinin bu işi yapacağından emindi. Gerçi işi herhangi biri de yapabilirdi ama hiç kimse yapmadı. Birisi buna çok kızdı. Çünkü iş herkesin işiydi. Herkes herhangi birinin bu işi yapabileceğini düşünüyordu ama hiç kimse herkesin yapamayacağının farkında değildi. Sonunda herhangi birinin yapabileceği işi hiç kimse yapmadığı için herkes birisini suçladı!”
 
 
(…)
(…)
 
 
ORGENERAL İLKER BAŞBUĞ:
“ASIL ÇÖZÜM SİLAH BIRAKTIRMAKTIR”
YA DA TERÖRE İMAM & HOCA DESTEĞİ!
 
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, bugün terörizmden zarar görmeyen ulusların yarın da görmeyeceklerinin hiçbir garantisi olmadığına işaret ederek, `Bu sorun yalnızca, tüm ulusların ve özellikle de ittifak içindeki ulusların kolektif çabalarıyla çözülebilir. Diğer bir deyişle, üye ülkelerin pozisyonları ve politikalarındaki farklılıkları azaltarak, bu mücadelede ortak bir duruş alınması gerektiğine inanıyoruz` dedi.
Bu yıl 10. düzenlenen `İpek Yolu 2009 General/Amiral Semineri` açılışında yaptığı konuşmada terörizmle mücadele konusuna da değinen Başbuğ, soğuk savaş dönemi sonrasında askeri tehditlerin geleneksel doğasından uzaklaştığını anlatarak günümüzde terörizmin, uluslararası topluma ve aynı zamanda da ittifakın kendi güvenliğine karşı en ciddi tehdidi oluşturduğunu kaydetti.
Orgeneral Başbuğ, Türkiye`nin 25 yıldır terör örgütü pkkya karşı mücadele verdiğini hatırlatarak, şöyle dedi:
``
Terörizme karşı mücadeledeki hedefimiz, teröristlerin ve destekçilerinin başarı umudunu ortadan kaldırmaktır. Aynı zamanda terörizme karşı mücadelenin, güvenlik, ekonomik, sosyo-kültürel alan, propaganda ve uluslararası ilişkiler alanlarında devletin koordineli faaliyetlerinin bir birleşimi olduğuna inanıyoruz. Tüm bu faaliyetler birbirini tamamlar.
Ancak, terörist örgütler silahlı güçlerini korurken, sadece ekonomik ve sosyo-kültürel alanlarda gerekli önlemleri alarak terörizmin sonlandırılacağına inanmayı düşünmek bir hatadır. Bu nedenle, terörist örgütün dağılışına ve silahları bırakışına kadar terörist örgütle mücadele etmeye son derece kararlıyız.`
 
 
 
(…)
 
 
AKP’Lİ İHSAN ARSLAN:
“PKK'LILAR KEYİFTEN DAĞA ÇIKMADI”
“NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE' YAZILARI RENCİDE EDİYOR”
 
Kuzey Irak'ta bir süre önce faaliyete giren Kürdistan Haber Ajansı’na konuşan AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, Kürt sorunu, DTP, CHP, Ergenekon ve Kürt sorununun çözümü konusunda AKP'nin atacağı adımlar konusunda çarpıcı açıklamalar yaptı. AKP'li İhsan Arslan, Kürt sorununun çözümü için devlet kurumları arasında mutabakat oluştuğunu, hem Kürt hem de Türk kamuoyunun çözümden yana olduğunu belirterek, çözüm yönünde geri dönüşü olmayan bir sürecin başladığını söyledi. Kürt sorununda taraflar arasında sanki çözüm "olmazsa olmaz" noktasına gelindiğini söyleyen Arslan, "Çünkü, hem Türkiye, hem Kürt muhalefeti tüm gücünü kullandı ve başka bir şey olmayacağı kanaatine vardı. Hatta kamuoyu da artık kan dökülmesin, şehitler gelmesin ve mutlaka bu sorun çözülsün noktasında. Kürt halkı da yoruldu. Çünkü 30 yıldır çok büyük bedel ödediler. Öyle bir noktaya gelindi ki Kürt sorunundan kaynaklı sıkıntılar bütün Türkiye halkını rahatsız etmeye ve hepsinin yaşamını olumsuz etkilemeye başladı. İşin olumlu yanı insanlar artık bu sorunun çözülmesi gerektiği hususunda hemfikir. İşte esas iyi olan da bu, fırsat da bu. Bir fırsat daha, Türkiye'de kurumlar bu sorunu çözme noktasında açık veya zımni bir mutabakat içindedirler" dedi.
-NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE' YAZILARI RENCİDE EDİYOR-
Kürt sorununun çözümü konusunda mutabakat içinde olan kurumları, Cumhurbaşkanlığı, Başbakan, Genelkurmay, medya ve sermaye olarak gösteren AKP'li Arslan, "Onun için ben geri dönüşü olmayan bir noktada olduğumuzu ve bu gidişatın da Kürt sorununun çözümü doğrultusunda devam ettiği kanaatindeyim. Çok boyutları, çok tarafları, çok dengeleri olan bir sorundur. Ama belli bir süre bu süreç iyi yönetilirse inşallah geçmişte yaşadığımız acıları bir daha yaşamayız" dedi. Arslan, şöyle konuştu: "Dediğim gibi çok boyutlu, çok yönlü bir olaydır ve günü birlik çözülme şansı yok. Kimse sizin sorunuza cevaben birinci madde, ikinci madde, üçüncü madde böyle böyle tedbirler alınacak ve bu iş çözülecek deme şansına ve gücüne sahip değildir. Böyle programlar olsa bile zamanı gelmeden açıklanması işin tabiatına aykırıdır. Bugün sorunun çözümü için mutabakat aranır, bazen taviz verilir, bazen alınır. Bunların hepsi bir anda olmaz. Hiç kimse, 'Hükümetin bu konuda bir programı yok' demesin. Hükümet her türlü diyalog ve çalışma içinde, gereken tedbirleri alma gayreti içerisindedir. Dağlara yazılan, 'Ne Mutlu Türküm Diyene' gibi sözler orada yaşayan halkın duygularını rencide ediyor. Onlara, 'Siz Kürt değil Türksünüz ve Türk olmaktan gurur duymalısınız' deniyor. Bu sözlerime karşı çıkanlara, "Niye İzmir'in, Trakya'nın dağlarında yok da Güneydoğu'nun dağlarında var' diye sordum. Yine Kürtçe köy isimlerinin değiştirilmesi yanlıştı. Bulgaristan'da Türkçe isimlerin değiştirilmesi ne kadar yanlışsa, Güneydoğu'da Kürtçe isimlerin değiştirilmesi de o kadar yanlıştır. Madem kardeşlikten bahsediyoruz öyleyse bu iyileştirici, rehabilite edici tedbirlerin alınması lazım."
-HİÇBİRİ KEYİFTEN DAĞA ÇIKMADI-
AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, bugün sayısı 50-60 bine varan insan kaybı olduğunu ve bugün dağlarda sayısı 4-5 bini bulan silahlı bir güç olduğunu ifade ederek, şöyle konuştu: "Bunların hiçbiri keyiften dağa çıkmadı, hala da keyif aldıklarını sanmıyorum. Ama bunların dağdan inmesini temin edici önlemler almak gerekiyor. İnmenin makul gerekçelerini oluşturmamız gerekiyor. Türkiye açısından da böyledir. Eğer bir uzlaşma, barışma, yeni bir dönem yaratma niyeti varsa Türk kamuoyunun da, Türk kurumlarının da duygularının, hassasiyetlerinin rencide edilmemesi gerekiyor. Herkes kendi evindeki yangını hissediyor. Şehit erler buraya geldikçe batıdaki kamuoyumuz rahatsız oluyor. PKK'lı gençler öldürülünce onların da anaları, babaları, akrabaları rahatsız oluyor. Sonuç itibariyle geldiğimiz nokta önemli, herkes artık bu soruna bir çözüm bulunması gerektiği hususunda hemfikir"
-PKK, SURESİZ ATEŞİ KESMELİ-
PKK'nın 15 Temmuz'a kadar uzattığını açıkladığı eylemsizlik kararı ile ilgili de konuşan AKP'li İhsan Arslan, bu konuda şunları söyledi: "PKK'nın böyle ateşkesi vadelere bağlaması yanlıştır. Sürecin çok iyi gittiğini görmeli, kayıtsız ve şartsız ateşi durdurmalıdır. Ben silahı hemen bıraksın demiyorum. İki tarafı da düşünmek, empati yapmak lazım. O gençler dağa boşa çıkmadıkları düşüncesindeler. Doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılır ama madem o psikoloji içindeler ona göre değerlendirmek lazım. Mademki Türk tarafı çözmek için her fırsatta irade beyanında bulunuyor, o zaman PKK'nın da, 'Ben bu fırsatı tanımalıyım, bila kaydu şart ateşi kesiyorum' demesi lazım. Süresiz ateşi kesmeli ki burası da rahat çalışsın. Türkiye büyük devlettir. Bir milyon ordumuz var, korucularımız var, sivil güçlerimiz var. Allah muhafaza bir 30 yıl daha sürerse 50 bin PKK'lı ölür, üç beş bin de asker ölür ama hepimiz zarar görürüz. PKK'nın da şunu çok iyi hesap ettiği kanaatindeyim, silahlı mücadeleyle alabileceği azami noktaya gelmiştir. Bundan öte silahla yapacağı bir şey yoktur"dedi.
-CHP'SİZ KÖKLÜ ÇÖZÜMLER GERÇEKLEŞTİRİLEMEZ-
Kürt sorununun çözümü konusunda CHP lideri Deniz Baykal'ın tavrını da değerlendiren Arslan, şöyle dedi: "Her şeye rağmen sayın Baykal'ın sorunu çözümü ile ilgili af beyanını ifade etmesini takdirle karşılıyorum. Ama geç kalmışlığın telaşından yarışmacı bir mantıkla atağa geçti. Bugüne kadar ne o vakayı kabul ediyordu, ne mazlumiyetten bahsediyordu. Aftan bahsedenler için hain lafını kullanıyordu. CHP'siz köklü çözümler gerçekleştirilemez, CHP önemli bir aktördür. Gerçek de onun dediği gibidir, silahlar susmadan af olmaz. Bence bu sorun afsız da çözülür. Çünkü affetmek birini haklı ve güçlü, birini zayıf ve haksız gösteriyor. Kimin kimi affedeceği sorusu da çok önemlidir."
-SORUNU TÜRKLER ÇÖZECEK-
AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, DTP'yi önemsediğini, legal siyasi bir kurum olduğunu ve Türkiye partisi olduğunu hissetmesi gerektiğini kaydederek, "Kürt partisi olma rolünden de uzaklaşmalıdır. Bu sorunu Kürtler değil, Türkler çözecektir. Çünkü çoğunluğun iradesi olmadan çözüm yönünde adım atmak mümkün değildir. DTP tamamen PKK'nın veya başka birilerinin güdümünde siyaset yapmamalı, kendi inisiyatif almalı. DTP inisiyatif aldıkça taraf olarak kendisiyle konuşulabilir. Yoksa Avrupa'dan, dağdan, şuradan buradan birilerinin sözcülüğünü yapacaksa onunla masaya oturmanın bir anlamı olmaz" dedi.

-ERDOĞAN-TÜRK GÖRÜŞMESİNİ 10 ASKERİN ŞEHİT OLMASI ENGELLEDİ-
DTP lideri Ahmet Türk'ün Başbakan'dan randevu talep etmesi ile ilgili olarak İhsan Arslan, şöyle konuştu: "Başbakanımız halkın oylarıyla parlamentoya gelmiş bir partiyle görüşmemezlik yapmaz. Geçmişte de yapmadı esasında. Ama şu var, DTP'nin terörü kınamasını hep istedi. DTP ise bunu PKK'yı kınamak olarak algıladı ve bu gücü gösteremedi. Ama DTP'nin terör ve şiddeti kınaması gerekirdi. Kınamayınca konuşmanın da bir anlamı olmuyor. Sayın Başbakanın DTP lideri Sayın Ahmet Türk'le en kısa sürede görüşeceğine inanıyorum. Zaten daha önce de görüşecekti. Fakat tam o sırada 10 erin şehit olması o görüşmeyi engelledi"
Arslan, Doğan Haber Ajansı'na yaptığı açıklamada, Başbakan Erdoğan'ın Türk ile görüşmesine karar vermesinin ardından 29 Nisan 2009 tarihinde Diyarbakır'ın Lice İlçesi'nde PKK'lı teröristlerin askeri zırhlı araca yönelik bombalı saldırısında 9 asekin şehit olması ve aynı gün Hakkari'de yine 1 erin şehit olmasının ertelettiğini söyledi. (radikal)
 
 
 
(…)
 
 
HAYRULLAH MAHMUD:
DEMOKRAT PAŞA STİLİ / ÖZKÖK PAŞA’NIN MOKASENLERİNİ GİYİP YARIM SAAT YÜRÜMEK YA DA HİLMİ ÖZKÖK NEDEN MASAYA YUMRUK VURMUYOR VEYAHUT “ŞİİR GİBİ”NİN TUTMAYAN SENKRONU?!
 
Özkök Paşa stili?!
 
Bazı cenahlarda, uzun zamandır cevabı en çok merak edilen soru şu:
“Özkök Paşa, neden masaya yumruk vurmuyor, niçin sert konuşmuyor?! AKP’yi, BOP Eşbaşkanı Erdoğan’ı neden kamuoyu önünde eleştirmiyor?!”
Oysa ki; bu sorunun cevabı çok basit!
Bir gazeteci olarak edindiğim izlenim şöyle:
“Demokrat olduğu, demokrasiye gönülden bağlı bulunduğu için!”
Nitekim…
Hükümeti eleştirme görevi, eğer rejimin adı “Demokrasi” ise “Muhalefet Partileri”nin görevi! CHP, MHP, DYP gibi partiler orta yerde dururken, “Genelkurmay Başkanı” bir bürokrat olarak, neden iktidara bayrak açma mecburiyetinde olsun, işte bunu anlamak mümkün değil!
Bu arada “Demokrasi”ye ara verilmiş değil ki, tüm siyasi partilerin kapıları da açık!
Liderleri de koltuklarında oturmaya devam ediyorlar!
O halde, sorun nerede?!
Sorun; Özkök Paşa’da mı; yoksa bir kısım siyasi parti, medya, sivil toplum örgütü gibi benzer adreslerde mi?!
Tablo ortada!
Kararı siz verin!
 
ÖNCE DEMOKRASİ
 
Filhakika, “demokrasi”lerde “muhalefet” yapma, iktidarın yanlışlarını eleştirme görevi “Genelkurmay Başkanları”nın değil, siyasi partilerin birincil görevidir!
En başta bu hususun çok net olarak anlaşılması gerekiyor!
Eğer, “kamu” adına bu sivil yapılar görevlerini yapmıyor ya da eksik yapıyorlarsa, eleştirilecek adres bellidir.
Bu adres “Genelkurmay Başkanları” değil, “Muhalefet Partisi Genel Başkanları” olmalı!
“Demokrasi”yi “BOP Eş Başkanı” Erdoğan gibi içine sindirememiş bir kesime önemle hatırlatırım.
Kaldı ki, bir kısım medyanın görevi de, sadece Başbakan’ın “badem gözleri”ne övgü düzüp, patronları adına özelleştirmelerden pay istemek olmasa gerek!
Bu milletin menfaati adına doğruları yazmak da, yine bu medyanın asli görevi değil mi?!
O halde, medyanın doğru yapmadığı görevi için de Özkök Paşa ya da diğer Paşa’lara kızmak, yüklenmek büyük haksızlık değil mi?!
Bu demokratik görev “sivil toplum örgütleri”nin, halkın, ezcümle “oy veren” vermeyen herkesin görevidir.
Genelkurmay Başkanı’nın görevi ise “Anayasal sınırlar içinde” çok net olarak tarif edilmiş:
“Vatanın bölünmez bütünlüğüne sahip çıkmak!”
Ancak…
Hiç hatırdan çıkarılmaması gereken bir husus da şu olmalı:
AKP’yi iktidara Özkök Paşa taşımadı!
Kurulu düzenin bir kısım unsurları taşıdı!
“28 Şubat süreci”nde kurgulanan ve Çevik Bir Paşa’nın başını çektiği bir yapı, “BOP” bağlamında Erdoğan’ı, “Hukuken butlan” bir seçimle TBMM’ye taşıdı.
Sorarım size, buna en başta Anamuhalefet partisi CHP ses çıkarmamışsa, sorun Deniz Baykal’da mı yoksa Hilmi Özkök’te mi?!
Eğer, Türk Milleti, AKP’den memnun değilse, yapmaları gereken şey belli!
Memnuniyetsizliklerini “demokrasinin tüm enstrümanları”nı kullanarak, en medeni şekli ile ortaya koymak!
Çünkü ben de öyle yapıyorum.
Açık açık “muhalefet” yapıyorum.
İktidarın yanlışlarını açık seçik yazıyorum.
“TSK konuşsun” diyenler de öyle yapabilirler!
Meydanlarda ve yayın organlarında, AKP’yi tutarlı bir şekilde eleştirebilirler.
Hatalarını, yanlışlarını AKP’li milletvekillerinin yüzlerine vurabilirler.
Seçim isteyebilirler.
Her nedense Genelkurmay Başkanı Özkök’ü, Anayasa’ya saygılı olduğu için eleştirenlerin aklına, “Hukuk Devleti”nin hiçbir kuralına uymadığı halde “BOP Eş Başkanı Erdoğan”ı eleştirmek gelmiyor.
Belki de “işten kovulurum, kişisel menfaatimden olurum” endişesi ile gelemiyor!
Bu da bende, kendilerinin samimiyeti hususunda, çok ciddi şüphelerin uyanmasına yol açıyor.
Unutulmamalı ki!..
“Atatürk Türkiyesi”ne sahip çıkmanın birinci yolu “Cumhuriyet”e değil, en başta “Demokrasi”ye sahip çıkmaktan geçiyor!
“Demokrasi”si işlemeyen bir “Cumhuriyet”in, Suriye’deki rejimden ne farkı kalır?!
İşte o zaman Atatürk’ün dikkat çektiği, “Şeyhler, Dervişler Cumhuriyeti”ne dönüşmez miyiz?!
Atatürk Türkiyesi’ne inanıyorsak, bunun için önce “Demokrasi” şart!
Yanlış yapanları uyarması gerekenler bizleriz!
TSK ya da generaller değil!
 
BİLANÇO ÇIKARTMAK
 
Ki…
İktidarının ilk yıllarında, başta Zapsu olmak üzere bazı AKP’liler, gördükleri herkese ballandıra ballandıra şöyle demiyorlar mıydı:
“Erdoğan ile Özkök’ün arası şiir gibi! Başbakan ile Genelkurmay Başkanı’nın arasından su sızmıyor!”
Bu cümlede yanlış olan bir şey var mı?!
Bence yok!
“Demokrasi”ye inanıyor iseniz ‘Başbakan’ ile ‘Genelkurmay Başkanı’nın arasının ‘şiir gibi’ olmasından daha doğal ne olabilir ki?!
Ama “BOP Eş Başkanı” Erdoğan’ın “niyet”inden şüpheli iseniz o başka!
O zaman “Atatürk Türkiyesi”nin geleceği adına ortada çok ciddi sorun var demektir.
O vakit, şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor:
“Acaba, söylendiği gibi Özkök ile Erdoğan’ın arası o günlerde ‘şiir gibi’ miydi?!”
Yani BOP Eş Başkanı Erdoğan, “şak” diye emrediyor, Özkök “tak” diye topuk selamı çakıp, her söyleneni yerine getiriyor muydu?!
Sizce böylesi bir şey mümkün mü?!
Mümkün değil!
Neden mi?!
Anlatayım:
Herkes şurasını çok net olarak bilmeli ki:
Özkök Paşa, “Anayasal” kurallar dışında, bir “Başbakan”la olunması gerektiğinden daha sıkı fıkı bir ilişki düzeni içinde hiç olmamıştır!
Bu “olamaz” değil, “olabilemez” bir düşünce!
Yapılan illüzyona ses çıkarılmamış olması, bunun doğru olduğu anlamını içermez!
Önemli olan “anlık çıkış”lardan, “gaz alış”lardan ziyade, filmin sonunda ortaya çıkan resmin tamamıdır.
“Puzzle”ın tamamını görmek için “doğru parçalar”ı bir araya getirmek şart!
“Flu”luğu her geçen gün biraz daha ortadan kalkmaya başlayan “enstantane”den de anlaşılıyor ki, AKP’lilerin ballandıra ballandıra anlattıkları “şiir gibi” yakıştırması doğru bir yakıştırma değil!
Bu anlamda bir “bilanço” çıkartacak olursak…
Sorulması gereken doğru soru şu:
“BOP operasyonu sırasında, araları şiir gibi olduğu iddia edilen Erdoğan & Özkök ilişkisi Türkiye’ye ne kaybettirdi, ne kazandırdı?!”
Bence, muhakkak sorulması, aynı zamanda cevabı aranması gereken soru bu olmalı!
İşte bu soruya cevap olabilecek, naçizane birkaç satır…
Türkiye’nin de içinde olduğu “22 devleti” kapsayan “BOP operasyonu” sırasında, AKP’nin çıkardığı onca yasaya, “yedi düvel”in bir araya gelip yaptığı tüm aşağılıkça baskılara rağmen, Atatürk Türkiyesi tek parça!
Demek ki, istenen elde edilememiş!
Kim sayesinde?!
Kimler sayesinde?!
Sınırlarını Fırat’a kadar dayamak isteyen BİP’çilerin hali ortada!
Düne kadar Türk Devleti’ne “müstemleke muamelesi” yapıp, Dışişleri’ni “by-pass” etmeye kalkışanlar, şimdi “Bizi koruyun” diye Başkent Ankara’da turluyor.
Pabucun pahalı olduğunu gördüler, “Bölgede bizi ancak Türkiye korur” diyorlar.
Demek ki, Türkiye sandıkları kadar güçsüz bir ülke değilmiş!
Kim sayesinde?!
Kimler sayesinde?!
 
KAR & ZARAR TABLOSU
 
Irak’ta, Saddam devrilmeden önce Türkiye, ABD’ye hangi uyarıyı yapmışsa bir bir gerçekleşmiş.
Yani ABD’nin Washington DC’den yaptığı yanlış, Bağdat’tan önce Ankara’dan görülmüş ve de gerekli uyarı yapılmış!
Özkök Paşa’nın o günlerde söylediği sözlerle ifade edecek olursak, “Türkiye, iyi ile kötü arasında değil, kötü ile en kötü arasında” bir tercihi yapmaya zorlanmış, bu tercih zorlaması da sessiz ve derinden bir çaba ile fincancı katırları ürkütülmeden savuşturulmuş!
İşgale katılan ülkelerin aldığı hasar göz önüne alınacak olursa, Türkiye adına “çok başarılı bir kriz yönetimi” yürütüldüğü söylenebilir.
Kim sayesinde?!
Kimler sayesinde?!
O günlerde burunlarından kıl aldırmayan tüm Batılı liderler, askerler, şimdi “günah çıkarmak”la meşguller değil mi?!
Demek ki Türk Devleti öngörülerinde yanılmamış, bu coğrafyayı da, dünyayı da, çok iyi tanıdığını dünya aleme bir kez daha ispat etmiş.
Genelkurmay Başkanı Özkök, BOP Eş Başkanı Erdoğan’ın tüm çabalarına, yoğun baskılarına rağmen, “BOP operasyonu” sırasında TSK’nın “taşeron güç” olarak kullanılmasına izin vermemiş, bu yöndeki baskılara göğüs germiş!..
AKP Eş Başkanı Erdoğan ve BOP’çular çok istedikleri ve büyük baskı yaptıkları halde, İsrail’in menfaati adına İran’a gereksiz bir savaş ilan edilmemiş!
Kim sayesinde?!
Kimler sayesinde?!
Kıbrıs’ta BOP’çuların, BOP Eş Balkanı Erdoğan’ın öngörüleri değil, Türk Devleti’nin yıllardır savunduğu politikalar doğru çıkmış!
Anlaşma istemeyen tarafın “Rum kesimi” olduğu dünya kamuoyunun önünde kayda geçirilmiş!
“Kıbrıs Rum Kesimi”ni Türkiye’den önce üye kabul eden AB’nin niyeti, Türkiye’de de  sorgulanır hale gelmiş!
“AB’ye üyelik süreci”nin Türkiye’yi oyalama ve Ankara’dan daha fazla taviz kopartma içerdiği en net hali ile her kesimce görülmüş, anlaşılmış!
“Sevr sendromu” diye kamuoyunda yükselen endişeleri küçümseyen BOP Eş Başkanı Erdoğan da, şimdilerde “Dik durmaktan” bahsettiğine göre, demek ki “paranoyak” olan bizler değilmişiz!
BOP Eş Başkanı Erdoğan’ın, Türkiye’nin taşınmazlarını “Arap kılıfı geçirilmiş Yahudi sermayesi”ne peşkeş çekme girişimi de, Türk Devleti’nin ortaya koyduğu irade sayesinde mercek altına alınmış, kimi özelleştirmeler, “Oferleme”ler Yargı’dan dönmüş, bozulmuştur.
Diğer “kirli özelleştirmeler” ile ilgili yargıda bekleyen dosyalar ise önümüzdeki günlerde nasılsa netleşir.
Hak yerini bulur!
Kim sayesinde?!
Kimler sayesinde?!
Dışarıda, NATO’nun, “ABD, İngiltere, İsrail ve Fransa”nın içinde olduğu Neo Con’cu “üç artı bir”in… İçerde, medyanın büyük bir kısmının, siyasi partilerin neredeyse tamamının gizli ya da açıktan desteklediği… “Büyük Kanarya Locası” başta olmak üzere, işdünyası örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının neredeyse büyük bir çoğunluğunun AKP’ye kolkanat gerdiği düşünülecek olursa, ortaya çıkan sonuç küçümsenemez!
Bu başarı, bu milletin dehasının, kararlılığının, ortak mücadele azminin eseridir!
Filvaki Türkiye, “Cumhuriyet tarihi”nde, Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana, böylesi büyük bir kuşatma ile de hiç karşı karşıya kalmamıştı.
Benzeri yok!
O koca kuşatma yarıldı, Atatürk Türkiyesi tek parça olarak korundu ise sorarım size:
Kim sayesinde?!
Kimler sayesinde?!
İşte bu ve benzeri operasyonların hepsi “şiir gibi” dedikodularının yapıldığı o dönemde boşa çıkartıldı.
Acaba BOP Eş Başkanı Erdoğan sayesinde mi boşa çıkartıldı?!
Yoksa Genelkurmay Başkanı Özkök sayesinde mi?!
Veyahut Cumhurbaşkanı Sezer sayesinde mi?!
Ya da TBMM Başkanı Arınç sayesinde mi?!
Ne dersiniz?!
Neticede devletin başında bu isimler vardı.
Sizce hangisi ya da hangilerinin işbirliği sayesinde “BOP operasyonu” boşa çıkartılabilmiştir?!
Bu bakımdan ortada, varsa bir yanlış eleştirelim ama “yiğidin hakkını da yiğidi yerden yere vurmadan” teslim edelim.
 
DEMOKRAT PAŞA STİLİ
 
Belki de Özkök Paşa’nın, kamuoyunun bir kesiminde yanlış algılanmasının sebebi, kullandığı“stil”den kaynaklanıyordur. 
Şöyle ki:
2000’li yıllar Türkiyesi’nde, dar alanda kısa paslaşmalar yapan, iyi top saklayan, topu rakibinin üstünden hızla aşırtabilen, bol bol bacak arası yapmaktan hoşlanan, futbolu teknik anlamda çok iyi oynayan bir “Komutan” ile karşı karşıyayız!
Demokrat Paşa, aynı zamanda diğer takım arkadaşları/komutanlara iyi rol/pas dağıtan bir “Takım Kaptanı” hüviyetinde!
Genelkurmay Başkanı bu yönü ile benim gözümde, bir “Lider” değil ama çok iyi bir “Yönetici”, çok iyi bir “takım kurucusu”, takım oyuncusu!
Özetle, sahada rakibi yanıltmak için bol bol, göz/oyun hilesi yapan bir top cambazı!
Yani “bilek gücü”nden önce “akıl”la masaya vurmasını bilen, kendini iyi yetiştirmiş bir asker!
Bu yüzden “stil” olarak, belli bir kesime değişik gelen bir “Komutan”!
Bunu da garipsememek lazım!
Çünkü, biz Türkler “teknik”ten değil, genelde “fiziksel güce” dayalı sporlardan hoşlanırız.
Sert konuşan, masaya yumruk vuran adamı severiz!
Dikkat ederseniz, Batılılar masaya hiç yumruk vurmuyor!
Çünkü masaya yumruk vuracak, Türk’ün öfkesini karşılarına alabilecek kadar cesur değiller.
O yüzden de şimdiye kadar bizden ne aldılarsa, sırtımızı sıvazlayıp “kelepçe sözleşmeler”in altına imza attırıp almadılar mı?!
Bu sayede Türkiye’yi “Dolmakalem”le işgal etmeye yeltenmediler mi?!
Hülasa işleri yiğitlik üzerine değil, hep hile hurda üzerine kurulu!
Oysa ki biz Türkler, pehlivanlar gibi adamı güreş minderine çarpan, sırtını yerden yere vuran yöneticileri severiz.
Ben de öyle!
Ama şartlar ortada!
Türkiye bu defa Batı’yı, Batı’nın kullandığı “oyun tekniği” ile dize getirdi.
Bu anlamda diyebilirim ki, fiziksel güce dayalı “Amerikan Futbolu” bize “Avrupa Futbolu”ndan daha yakın!
Belki Özkök Paşa, bacak arası yapmak yerine, rakibine omuz atıp yere yıksaydı, posta koysaydı, kendisini eleştirenlerden büyük alkış toplardı!
Ama o zaman “BOP operasyonu” bu kadar az hasarla atlatılabilir miydi?!
Sanmam!
Neler yaşandığını “mek parmak” mesafeden izlemiş biri olarak bu soruya cevabım:
“Mümkün değil!”
Ve…
Son olarak…
Eskiler, “Her yiğidin, ayrı yoğurt yiyiş tarzı vardır” derler.
Özkök Paşa’nın da yoğurt yiyiş stili böyle!
Benim açımdan önemli olan, “stil”den ziyade, Atatürk Türkiyesi’nin bu süreci çok küçük sıyrıklarla atlatmış olmasıdır.
Görüldüğü gibi çok basit bir analiz dahi, “şiir gibi” argümanının ilk günlerden bu yana akordunun bozuk olduğunu ortaya koyuyor.
Anlaşılan o ki; Özkök Paşa, çok iyi topçu olduğunu iddia eden Erdoğan’a, “şiir gibi” bacak arası yapmış ama “BOP Eş Başkanı”nın ruhu duymamış!
Benim için “Demokrat Paşa”, gerçek manada bir Türk vatanperveridir!
Sonsöz: Bir Kızılderili atasözü şöyle der; “Bir insanın mokasenlerini giyip, yarım mil yürümeden, onu yargılamayın!”
Saygılar
Hayrullah Mahmud 20 Haziran 2006
 
 
(…)
 
 
HAYRULLAH MAHMUD:
SİMYACI / KAŞIKTAKİ İKİ DAMLA YAĞI DÖKMEDEN DEVLET YÖNETMEK YA DA MASAYA “AKIL” İLE Mİ VURMALI YOKSA MASAYA YUMRUĞU VURUP, 64 MİLYAR DOLARI KUŞ GİBİ HAVAYA MI UÇURTMALI?!
 
Simyacı?!
 
Bazı cenahlarda cılız da olsa devam ettirilmeye çalışılan, “Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, masaya yumruk ile mi vurmalı yoksa bilgi ile vurmaya devam mı etmeli?” polemiği bağlamında birkaç satır daha...
Paulo Coelho dünya çapında büyük sükse yapan “Simyacı” adlı eserinde, eski bir öyküye yer verir.
Kitabın 42. sayfasından aynen yansıtıyorum:
(…)
Bir tüccar, “Mutluluğun Gizi”ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgilisinin yanına yollamış.
Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış.
Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.
Bir ermişle karşılaşmayı uman bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış:
Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı melodiler çalıyormuş.
Üzeri dünyanın dörtbir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış.
Bilge, sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge ama “Mutluluğun Gizi”ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş delikanlıya.
 
KAŞIKTAKİ YAĞ
 
Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.
“Ama sizden bir ricada bulunacağım” diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş.
“Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz!”
Delikanlı bunun üzerine sarayın merdivenlerini inip çıkmaya başlamış.
Gözünü ise kaşıktan hiç ayırmıyormuş.
İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.
“Güzel”, demiş bilge, “peki yemek salonundaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvan Başı’nın yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanedeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?”
Utanan delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmek zorunda kalmış.
Çünkü bilgenin kendisine verdiği “iki damla yağ”ı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat etmemişti.
“Öyleyse git, evrenimin haritalarını tanı” demiş ona bilge.
“Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.”
İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış.
Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş.
Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş.
Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.
“Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?” diye sormuş bilge.
Kaşığına bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.
“Peki” demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, sana verebileceğim bir tek öğüt var:
“Mutluluğun Gizi, dünyanın bütün haritalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan!”
(…)
Nitekim…
“Milletlerin Mutluluğunun Gizi” de bu hikayenin içinde saklıdır.
Devlet adamlığı sanatı da öyle!
Günlük yaşamı gözardı etmeden ama aynı zamanda kaşıktaki iki damla yağı da dökmeden taşımak şart!
Aksi halde bir “devlet” yok olabilir.
Bir “millet” tarihe karışabilir! 
Özkök Paşa’nın “aklı” merkeze oturtmuş “akil adam” üslubu, hem kaşıktaki yağın dökülmesini engelledi, hem de Türkiye’nin tek parça kalmasını sağladı.
İşte bu anlamda, masaya “akıl”la değil “yumruk”la vurmanın genel bünyeye zararlarını anlatan, yakın tarihten örnek bir vak’a:
 
TECRÜBESİZ YÖNETİCİ KRİZİ
 
Tarih. 19 Şubat 2001
Yer: Ankara
Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında “Anayasa kitapçığı”nın iteklenmesi üzerine bir gerginlik yaşanır.
Bunun üzerine Ecevit, hızla toplantıyı terk eder.
Kameraların karşısına geçip, tarihe geçen şu ünlü açıklamasını yapar:
“MGK toplantısının açılışında, gündeme geçilmeden önce kamu görevlilerinin önünde, sayın Cumhurbaşkanı söz alarak son derece de terbiye dışı bir üslupla bana ağır ithamlarda bulundu. Devlet geleneklerimize uymayan eşi görülmedik bir davranışta bulundu!”
Başbakan Ecevit, özetle tüm dünyaya şu mesajı vermektedir:
“Türkiye’de, büyük bir devlet krizi yaşanıyor!”
Bıçak sırtında duran piyasalar, bu açıklamanın hemen ardından, “19 Şubat” günü yay gibi gerilir!
Türkiye’de kamp kuran “sıcak paranın patronları” da, bu krizi fırsat bilip, 21 Şubat günü doların fitilini ateşlerler!
Bu krizi bahane edip adeta, Türkiye’yi soyup soğana çevirirler!
Dolar bir gecede 670’ten 1,800’e fırlamaz, fırlatılır!
Tarihe “Kara Çarşamba” olarak geçen “21 Şubat 2001” tarihinin sonrasında, Türkiye’de çok büyük iflaslar yaşanır.
Domino taşı gibi sırt sırta yaslı bankalar art arda batmaz, adeta batırılır.
14 aydır izlenen sıkı para politikasındaysa, önemli oranda revizyona gidilir.
Yaklaşık 13 saat süren zirvede, 9 Aralık 1999’da ilan edilen “kur çıpası” yerine, “dalgalı kur”, daha doğru bir ifade ile “sabit dalgalı kur” sistemine geçilmesine karar verilir.
21 Şubat’ta gecelik faizler yüzde 7500 ile “tarihi yükseliş”, İMKB de yüzde 18.1 ile “tarihi düşüş” yaşayınca, öğleden sonra “kriz zirvesi” toplanır.
Türkiye amiyane tabirle, iki devlet büyüğünden birinin elini, diğerinin de çenesini tutamaması yüzünden, önce IMF’nin sonra da BOP’çuların kucağına oturmak zorunda bırakılır.
İsmi “Türk”, kendi “Neo Con” olan “Kemal Derviş” adındaki bir “küresel bürokrat”ın eline, adeta oyuncak yapılır!
Türk halkı Ecevit & Sezer ikilisinin devlet adamı ciddiyetinden uzak tavırları yönetim anlayışları yüzünden büyük oranda fakirleşir.
Bu anlamsız kriz sayesinde, Türkiye’nin tüm tersanelerine girilir, tüm taşınmazları satışa çıkartılmak zorunda bırakılır.
Ezcümle, “28 Şubat süreci”nde yara alan devletin tüm dizginleri, dış güçlerin eline geçer.
Başbakan Ecevit, kapalı kapılar arkasında kalması gereken bir sürtüşmeyi, kamuoyunun önüne taşımamış olsaydı, bundan ne bir kimsenin haberi olacaktı ne de piyasaların!
Ne var ki Ecevit, kendi egosunu her şeyin üstünde gördüğü için yaşadıklarını kamuoyu ile paylaşma ihtiyacı duydu.
Netice ortada!
Filvaki Sezer de, “Cumhurbaşkanı” olduğunu hatırlayıp, “Yargıç” edası ile bir “Başbakan”ı yargılamaya kalkmasa, üslubuna dikkat etse, devletin zirvesinde “kriz” yaşanmayacaktı!
Şimdi içinizden bazıları, Ecevit de Sezer de dürüst, aşırılıkları olmayan adamlar, diyebilir.
Doğru bir saptama!
Bu görüşe ben de katılırım.
Her ikisi de “Kul hakkı” yememeye özen göstermiş faniler olabilir!
Yalnız…
Bu iki “dürüst (!)” ismin Türkiye’ye verdiği zararı anlamak için, Cumhuriyet tarihinde yapılmış tüm yolsuzlukları üst üste toplayıp, 2001 Krizi rakamları ile mukayese edilecek olursa, ne demek istediğim daha net anlaşılmış olacaktır sanırım.
O zaman ortaya çok büyük bir “trajedi”nin çıktığını sizler de fark edeceksiniz.
Masaya “Akıl”la vurmamanın neticesi ortada! 
Bu kıyası yaptıktan sonra, 2001 Krizi’nden “nema”lanan bir kısım çevrenin, Sezer’in o krizden maddi bir çıkarı olmasa dahi, neden “büyük devlet adamı kalibresi”nde bir adam diye pompalamaya çalıştığını daha iyi anlarsınız.
Çünkü Sezer & Ecevit ikilisi onlara havadan çok para kazandırdı.
Aynı zamanda BOP operasyonu sırasında, Türkiye’nin tüm savunma kalkanlarının işgörmez hale gelmesini sağladı.
O yüzden Sezer’i çok seviyorlar!
 
SEZER’E “NEHROZOĞLU” KATKISI
 
Ki…
Eski Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel’in, krizden bir gece önce, doların fiyatı hakkında bilgi verdiği işadamları, holding patronlarının isim isim listesi, devletin kayıtlarında mevcut!
Saklı duruyor.
Bu anlamda, Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Nehrozoğlu’nun ilişki haritasını iyi incelemek, ondan sonra Sezer’in ne kadar dürüst bir yönetici olduğu hakkında bir fikir yürütmek en doğru olandır sanırım!
Sezer yolsuzluk yapmıyor olabilir ama Nehrozoğlu’nun adı Ankara’da birçok “Ak”çeli işin içinde geçiyor!
O vakit şu soruyu sormak kaçınılmaz bir hal alıyor:
“Sezer’in Cumhurbaşkanlığı döneminde Köşk’ün patronu kimdi?!”
“Nehrozoğlu mu yoksa Sezer mi?!”
Ne dersiniz?!
Şimdi Sezer’i “III. Adam” ilan etmeye kalkanlar da, aynı ekip, yani Nehrozoğlu ve tayfası!
Bu bakımdan “küresel sermaye” her daim Sezer gibi “iyi niyetli” ama “bilmediğini bilmeyen” yani “devlet tecrübesi olamayan” yöneticilerin Türkiye’nin başında olmasını ister.
Ki, istedikleri gibi bu topraklarda at oynatabilsinler!
Ki, milletin kanını biraz daha emebilsinler!
Ecevit & Sezer ikilisinin yol açtığı krizin bir benzeri Batılı ülkelerden herhangi birinde yaşanmış olsaydı, Sezer şu an oturduğu gibi o koltukta oturmaya devam ediyor miydi?!
Hiç buna izin verirler miydi?!
Ne var ki, Nehrozoğlu’nu “Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği” koltuğunda tutan “Neo Con”cu klik, halka en uzak Cumhurbaşkanı olduğu halde, hakim oldukları medya üzerinden, Türk halkının Sezer’i yeniden Köşk’te görmeyi arzu ettiği hissini yaymaya çalışıyorlar!
Filhakika, Sezer & Ecevit ikilisi, kendilerine basit gibi gelen o sürtüşme ile Türkiye’nin temeline adeta dinamit koydular!
Hiç akıldan çıkarılmamalıdır ki, devlet hala o krizin yaralarını sarmaya çalışıyor!
Neo Con’ların Sezer’i sevmesi, desteklemesi bu yüzden!
Çünkü BOP Eş Başkanı Erdoğan’ın yapamadığını, BOP operasyonun başlangıcında Sezer & Ecevit ikilisi başardı!
Şimdi söyler misiniz, Sezer’i sevmeyecekler de kimi sevecekler?!
“Cumhurbaşkanı Sezer’i ‘III. Adam’ ilan etmeye çalışan Nehrozoğlu ve tayfasının, bu tekliflerinde samimi iseler, önce 2001 Krizi’nde milletin cebinden kendi ceplerine aktardıkları paraları iade etmeleri gerekmez mi?!”
Misal, bunun için medyalarında bir kampanya düzenleyebilirler!
Kaldı ki, Sezer’i görevinden istifa etmeden, Köşk’e aday olmasına yeşil ışık yakan da Ecevit’ten başkası değildi!
Bu da “Kemal Derviş” konusunda, kendisini günahsız göstermeye çalışan Ecevit’in, aslında insan tanıma konusunda ne kadar yetersiz olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
Bu noktada Rahşan Hanım’ın hakkını teslim etmek şart!
Çünkü o bu isimler konusunda Bülent Bey’i zamanında çok uyarmıştı.
Sonradan “Nankör kedi” diye isim taktıkları bu zat, Ecevit’in Köşk’e kendi elleriyle hiç tanımadan çıkardığı Ahmet Sezer’den başkası değildi.
Bu bakımdan, böyle tiraji-komik “Cumhurbaşkanlığı” seçimi olmaz!
Olamaz!
Olmamalı!
Türkiye geçen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ecevit’in yaptığı, “Demirel olmasın da kim olursa olsun” türünde bir hatayı tekrarlamamalı!..
Bu defa “Kaptan Köşkü”ne, üstünde uzlaşma sağlanmış, “liyakat sahibi” bir isim çıkarılmalı!..
 
“ÇEVİK” BİR YUMRUK
 
Filhakika, her daim Türkiye’de, Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, Genelkurmay Başkanı’nın, TBMM Başkanı’nın kim olduğu ya da kim olması gerektiği konusu önemlidir!
Çünkü Cumhurbaşkanlığı Köşkü, bazı suçlu politikacıların sığınma alanı değildir.
Olamaz!
Olmamalı!
Ya da bazı devlet memurlarının kişisel özgeçmişlerine not düşmek için emekliliklerini geçirmek istedikleri bir özel alan hiç değildir!
Düşünülemez!
Düşünülmemeli!
Filvaki, “Cumhurbaşkanlığı” gibi devletin en üst katındaki bir göreve aday olan isimlerin, her yönden incelenmesi, sorgudan geçirilmesi, liyakatleri hususunda ortak kanaat oluşması şart!
Aksi halde tablo ortada!
Ecevit’in de Sezer’in de “Akılla masaya vurmamasının” faturasını hep birlikte ödüyoruz.
Çevik Bir Paşa gibi “aklı” ile değil “kişisel iktidar hırsı” ile “masa” yumruklayan komutanların, Atatürk Türkiyesi’ni sürükledikleri macera ortada!
Başbakanlık koltuğu şu anda, geçmişte “radikal dinci” olup, şimdi BOP’çular adına Türkiye’yi parçalamaya çalışan bir isme emanet!
Atatürk Türkiyesi, Çevik Bir gibi “masa yumruklama sevdalısı komutanlar” yüzünden yanlış ellerde!
Bu bakımdan masaya yumruk ile değil akıl ile vurmak şart!
Özkök Paşa’nın dediği gibi “İlla pat küt yapmak mı lazım? Türkiye birinci sınıf bir
devlettir! Bütün kurumlar birinci sınıf gibi oynamalıdır. Biz de oynuyoruz. Masaya beynimizi, aklımızı, ışığımızı koyarız. Yumruk değil, beynimizi koyarız!”
Bu hakikati TSK dahil, tüm Türkiye’nin çok iyi anlaması gerekiyor!
2000’li yıllarda artık Türkiye de, “devletler oyunu”nu “duygu” ile değil “akıl” ile oynamak mecburiyetinde!
İş bileğe kaldıktan sonra neticesini herkes biliyor.
“Kurtlar Vadisi – Irak” filminin ABD’de, AB’de yarattığı endişe ortada!
Ki, bu sadece bir film!
Onun için bileğimizin kuvvetini, milletimizin kudretini tüm dünya biliyor, tanıyor!
Buradan hareketle, aslında “Çuval”ın Türkiye’nin başına değil, Neo Con’ların, BOP’çuların başına geçtiği, hakikati ortaya çıkmış oluyor.
Bileğimizden sonra şimdi sıra “beynimizin gücünü” dünyaya ispatlamaya geldi.
BOP operasyonu sırasında dünya alem gördü ki; “Türkler istedikleri an ‘Akıl’la da çok güzel mücadele edebiliyormış!”
 
64 MİLYAR DOLARLIK YUMRUK
 
Ve…
Son olarak..
Vahşi Batı’da “İki kirpi nasıl sevişir?” sorusuna, şu cevap verilir:
“Çok ama çok dikkatle!”
Tüm dünyanın gözünün üstünde olduğu, G-8’lerin tamamının mevzilendiği “yüzük taşı” konumundaki bu ülkede, “64 milyar dolar sıcak para”nın Türk finans piyasalarında dolaştırıldığı bir ortamda, boğa değil, kirpi hassasiyetinde refleks göstermek şart!
Aksi halde, 2001 Krizi’nde olduğu gibi, züccaciyeci dükkanına dalmaya hazır bir “Başbakan realitesi” var karşımızda!
Onun için akıl şart!
Hem de buz gibi soğukkanlı bir akıl şart!
Kaldı ki, BOP operasyonu bağlamında her türlü kuşatmaya, kelepçe sözleşmelere rağmen zapturapt altına alınamamış bir Türkiye var karşımızda!
Ezcümle; 2000’li yıllarda artık tüm devletler fakir!
Yani kasaları bomboş!
Zengin olanlar ise bir avuç küresel dolar milyarderi!
“Beyaz Yakalı” çalışanlar ise kent yoksulluğu çekiyor.
Yani iyi öğrenim gördükleri halde, şehirde kendilerine yetecek, ailelerini geçindirecek kadar para kazanamıyorlar.
Dünya ise “sanal kumarhane”ye dönmüş; finans piyasaları ise büyük paraların döndüğü “oyun masası”na!
En ufak bir kriz belirtisinde para, kuş misali, bir masadan/ülkeden havalanıp, başka bir masaya/ülkeye konabiliyor.
Erdoğan’ın Başbakanlığı dönemindeyse, Türkiye üzerine “açık poker partisi” düzenleniyor.
Oyuncular da belli!
Tekrarlamaya gerek yok!
Bu yüzden “hamasi nutuk” özlemine kapılıp, “sağlam eli zayıflatmanın” Türkiye’ye hiçbir faydası yok!
Zaten BOP Eş Başkanı Erdoğan da iktidarda ağır başarısız oldu.
Türkiye’nin milli menfaatleri adına değil, BOP’çuların “gayr-i ahlaki” menfaatleri adına iktidara iliştirildiği tüm açıklığı ile ortaya çıktı.
Şimdi “Değişmedim” deyip, eski dostlarına yeniden göz kırpmak istiyor.
Art arda yaptırdığı “çete operasyonu” da, başarısızlığı yıkacak adres arama telaşından kaynaklanıyor.
Danıştay saldırısı sırasında ortaya çıkan parmak izlerini silmeye yönelik girişimler bunlar!
Bu bakımdan “Akıl”la oynamak, Erdoğan ve onun perde arkasında duran güçlere “koz” vermemek şart!
Ezcümle, “Erdoğan’ın kurdu yine Erdoğan”!
O nasılsa kendi ipini yine kendi çekiyor!
Bu anlamda başka yardımcıya da ihtiyacı yok!
Bu arada ısrarla Özkök Paşa’ya masayı yumruklatmak isteyenlere son cevabım:
“64 milyar doları hazırlayın, gerisi kolay!”
Çünkü, BOP’çu, Neo Con’cu olmayan bir Paşa’nın, masanın üstüne vurmasının bedeli bu!
Onun için artık herkes şu hakikati görmeli:
Devir “yumruk” değil “akıl”la masaya vurma devri!
Yoksa yumrukla kazanılan, “akıl”la masaya vurmasını bilmedikten sonra, her defasında “dolmakalem”le kaybediliyor!
Kurtuluş Savaşı’nı da bilek/yürek gücü ile kazandık mı?!
Peki o zaman, bugün Türkiye neden bu halde?!
Bu kadar borcu nasıl yaptık?!
Bilek eksikliğinden mi?!
Yoksa masaya akılla vurmayı gözardı ettiğimiz için mi?!
Ne dersiniz?!
 
Saygılar
23 Haziran 2006
Hayrullah Mahmud
 
 
(…)
 
 
HAYRULLAH MAHMUD:
ATİLLA’DAN ÖZKÖK’E / TSK’DA “ÖZKÖK PAŞA PRENSİPLERİ” YA DA “VATAN HUKUKSUZ DEĞİLDİR”?!
 
Atilla’dan Özkök’e?!
 
Bugün sanal medyada, “Flash… Flash…” kodu ile geçilen bir haberde, Genelkurmay’ın son açıklaması bağlamında şu satırlara yer veriliyordu:
“Genelkurmay Başkanlığı, hakimleri ‘hizaya getirmek için’ evlerinin yanına bomba attırdığını itiraf eden Emekli Korgeneral Altay Tokat hakkında soruşturma başlattı. Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinden yapılan açıklamada, ‘Korgeneral Altay Tokat’ın önce haftalık bir dergide yayınlanan ve müteakiben diğer bazı basın yayın organlarında da yer verilen açıklamaları ile ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığınca soruşturma başlatılmıştır’ denildi!”
Genelkurmay’ın bu açıklaması, “milyar dolarlık” yolsuzluk ve hukuksuzluğun kıyılarında dolaşan Başkent Ankara’ya, “Vatan ‘hukuksuz’ değildir” dedirten bir açıklamadır.
BOP Eş Başkanı ve Eş Başbakan Erdoğan’a, kendisi de dahil olmak üzere, adı yolsuzluklara karışan “milletvekilleri” ile ilgili, ne yapması gerektiğini hatırlatan ve hatta kılavuzluk yapan bir açıklamadır. Ortada bir suç ya da şüphe var ise izlenmesi gereken yol haritası bellidir!
Sadece ve sadece “Adalet”, yargı!..
 
“TSK, HUKUK KURUMUDUR!”
 
Nitekim…
Genelkurmay, Emekli Korgeneral Tokat hakkında soruşturma başlatarak, kamuoyunda yükselmekte olan “şüphe bulutları”nı dağıtmış, hukuksuzca yapılan hiçbir operasyonun arkasında durmadığının altını çizmiştir.
Zaten dünyada, böyle bir açıklamanın arkasında durabilecek kaç ülke kalmıştır ki?!
Ne var ki, ortada bu hakikatler dururken, bazı kesimler (!) şaşkın!
Hilmi Özkök, nasıl olur da, kendisinin ‘Genelkurmay Başkanı’ olma sürecinde önemli katkılar sağlayan bir Korgeneral hakkında böylesi bir soruşturma başlatırmış!..
Bu bir vefasızlık örneği değilse, o halde neymiş vb!
Kimi kesimler de Orgeneral Özkök’ü, takdir ettiğini belirtiyor!
Oysa ki, ortada abartılacak bir durum yok!
Çünkü, Demokrat Paşa, TSK’nın “1 Numaralı” koltuğuna oturduğu günden bu yana, dışa örnek, içte ilkeli, demokrat bir general tablosu çizdi.
Ortaya koyduğu “plan ve prensipler”den milim sapmadı, sapılmasına da izin vermedi!
Nasıl mı?!
Anlatayım:
Bundan bir süre önce, Radikal’de, Murat Yetkin imzası ile yayınlanan bir haberin spotunda, “Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir” dedirten, şu satırlar yer alıyordu:
“Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) 21. Yüzyıl’a uyum sağlayabilmek, orduyu daha etkin ve uyumlu hale getirebilmek amacıyla, bir dizi yenilik için adım atıyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, tüm birliklere bir süre önce gönderdiği ‘Prensip Emirleri’nde, ‘Yeni Dönem’in hedeflerini belirledi.”
Haberin devamında ise şu bilgilere yer veriliyor:
“Orgeneral Özkök, 25 Şubat 2004 tarihli ve 'Hizmete Özel' ibareli 18 sayfalık prensip emrinde pek çok konuda ayrıntılı saptama ve uyarılarda bulunuyor.
Orgeneral Özkök, 21. yüzyılda Türk ordusunun 'Atatürkçülüğün ölçüsünü rozet, heykel, resim, laf' olarak görmemesi gerektiğini vurgulayarak, önemli olanın objeler değil, 'Onun gösterdiği yolda ilerleyerek hizmet ve milletin gönencine katkı yapmak' olduğunu söylüyor.
Özkök, bununla birlikte, TSK mensuplarının 'Atatürkçü düşünce sistemi'nin takipçisi, dogmaları değil aklı ve bilimi temel alan, milli çıkarları her türlü değerin üzerinde tutan bir anlayışta görmek istediğini öne çıkarıyor.
Değişime ayak uydurmak prensip emrinin girişinde şu cümlelere yer veriliyor: 'Görevde doldurduğum bir buçuk yılın kazandırdığı tecrübeleri de dikkate alarak, TSK'nın gelecekteki faaliyetlerine ışık tutacak vizyonum ve TSK mensuplarının tatbik etmesini istediğim esaslar madde madde açıklanmıştır.
Özkök'ün daha sonra farklı başlıklar altında yaptığı saptamalardan öne çıkanlar şöyle:
Vizyonum: TSK'nın tarihsel niteliklerini, kendini sürekli olarak yenileyen bir vizyonla en üst seviyeye çıkarmak ve dünyada yaşamakta olduğumuz değişime ayak uydurarak 21'inci yüzyılın çağdaş silahlı kuvvetlerini yaratmaktır.'
TSK hukuk kurumudur. Hukukun üstünlüğünü sağlamak, insan hak ve haysiyetini gözetmek en önemli hedefimiz. Personelin hukukuna riayet edilmeli, her durumda kendisini savunma hakkı verilmeli.
Silahlı kuvvetlerimiz, sayısal birlikler yerine, yetenek sistemine dayalı ve içinde bulunduğumuz yüzyılın özellikleriyle örtüşen devingen bir yapı içinde olmalıdır. TSK, personel-yoğun sistemden kurtarılmalıdır. TSK'ya tevdi edilmiş görevlerin yerine getirilmesi, hedeflenen nitelik ve nicelikte yetiştirilmiş insan gücünün elde bulundurulmasına bağlıdır.
Bu maksatla askeri okullar dahil, her kademede ihtiyaç duyulan personelin seçimi, hizmet alınması, öğretim ve eğitimi personel temin ve yetiştirme planlarındaki hedefleri sağlayacak tarzda olmalıdır. TSK personelinin kalitesinin yükseltilmesi ve personele entelektüel bir fikri temel kazandırılması personel politikasının esasını oluşturmalıdır. Bu hedefe ulaşmak için bütün okullarımızın öğretim sistemini yeni baştan incelemeliyiz.
HARCADIĞIN “KİMİN PARASI”?!
 
'İhtiyaca evet, yeteri kadar, lükse asla' prensibi esas alınacak, devlet parasını her harcayışımızda, 'Acaba kendi param olsaydı böyle mi harcardım?' diye düşünülecek. Devlet parasıyla alınacak hediyeler asgariye indirilecek ve kimin hangi değerde hediye verebileceği ve alabileceği bir talimata bağlanacak. Dünyada Doğu'ya gidildikçe hediyeler büyür ve pahalılaşır, Batı'ya gidildikçe küçülür ve ucuzlar.
Bu bağlamda astların üstlere hediye veremeyeceği İç Hizmet Yönetmeliği'nin kesin hükmüdür. Törelerimizin ve uluslararası ilişkilerin gerektirdiği durumlar maalesef istisnadır. Amacını aşan hediye asla verilemez ve alınamaz. Alanı da, vereni de utandırmayacak en güzel hediye kitaptır.
General/amiral, subay ve astsubay eşlerinin, bir kısım askeri hizmetlerin ifasında eşlerini desteklemekle yükümlü olduğu unutulmayacaktır. Ancak, bayanların askeri hizmetlere ilişkin işlere karışmalarına asla müsaade edilmeyecektir.
Erbaş ve erlerin, komutanlarını yürekten sevmesi hayati önemi haizdir. Onlara en ahlaki değerlere sahip olduğumuzu kendi yaşantımızla göstermeliyiz. Bu sağlanmadan ilkelerimizin erbaş ve erler vasıtasıyla bütün halka yayılması mümkün değil. Gericilik, bölücülük, kültürel yozlaşma ve milli varlık soyuculuğunun önüne ancak bu şekilde geçilebilir.
En büyük zararlar yanlış kararlardan kaynaklanır. Bunda komutanlar kadar karargâh subayları da suçlu. Her personel, görevini yapması için ihtiyaç duyduğu bilgileri ve mevzuatı temin etmek ve öğrenmekten sorumludur.
Amirlerin sözlü emirleri, emri alan tarafından hemen yazılı hale getirilerek aradaki amirlere parafe ettirilip takibe alınacaktır. Aynı konuya ait çok fazla emir, yönerge, talimat bulunuyorsa; bunların tespitiyle, birleştirilmeleri veya bir araya toplanmaları sağlanmalı, münferit olanlar yürürlükten kaldırılmalıdır.
Otoriter liderlik yerini ikna edici liderliğe bırakmıştır. Bu, ancak çok çalışmakla ve ilkeli hareketle başarılabilir. Komutanlar fikirleri bastırmayacak, kurutmayacak, yeşertecek, budamayacak, coşturacak. Lider, astlarına kulak veren, ancak inandıklarını onlara inandıran kişidir.
TSK insan gücü ve yapısı içinde yükümlülüklere, profesyonel askerlerin dengeli olarak istihdamı ile tüm refah seviyeleri ve coğrafi bölgelerin temsil edildiği bir silahlı kuvvetler oluşturmak hedef alınacaktır. Bu hedefe ulaşmada öncelik yüksek teknik bilgi ve uzmanlık gerektiren görev yerlerinde olmak üzere, geçici ve yükümlü personel istihdamı kademeli azaltılacak, daimi uzman personel istihdam edilecek.
Ülkemizde asgari ücret 303 milyon, açlık sınırı 451 milyon, yoksulluk sınırı 1 milyar 372 milyon lira. Harcadığımız her kuruş milletin boğazından kesip bize verdiği paradır. Milletin parasını harcarken titre ve kendine gel!
Generaller/amiraller, müstakil birlik komutanları ve satın almayla ilgili subay ve astsubaylar, kabul ettikleri, ziyaret ettikleri ve telefonla konuştukları sivil kişilerin resmi kaydını tutturmalıdır.
Gizlilik dereceli ve tek kaynak alımları hariç, yapılacak diğer ihalelerde açıklık ve şeffaflık sağlayacak tedbirler alınacaktır. Bu kapsamda ihale ilan ve sonuçlarının internet ortamında yayımlanması ve bu konuda kamuoyunun bilgi sahibi olması sağlanacaktır.
Yurtiçinde üretilen malzeme, teçhizat, araç ve gerecin ömürleri boyunca bakımının ve yedek parça ikmalinin üretici firmaya yaptırılması ve sistemin sürdürülebilirliği önemli. İhalede, firmanın bunu yapabilirlik durumu incelenecek. Cihazların kullanma ve bakım dokümanlarıyla onarım şemalarının cihazlarla birlikte alınması şartnamelere dahil edilecek.
YETENEK HAVUZLARI SİSTEMİ
 
Lojistikle ilgili uygulamalarda TSK'nın dışa bağımlılığının azaltılması, uluslararası standartların kullanılması, Türk savunma sanayinin güçlenmesine önem verilecek.
Devletin borçlandırılmaması ilkesi ana prensip olarak kabul edilecek, bütün ödemeler yıl içerisinde yapılarak duyuna bırakılmayacaktır. Ödeneği olmayan mal ve hizmet alımları için ihaleye çıkılmayacak, ödenek üstü harcama kesinlikle yapılmayacaktır.
Askeri işçi ücretlerinin yüksek oluşu maliyeti artırmaktadır. Kolaylıkla ve daha ucuza temin edilecek malzemeler ve ürünler piyasadan alınacak, temin edilemeyenler ise fabrikalarda üretilecektir. Fabrikaların maliyet analizleri mutlaka yapılacaktır.
Yeni bina yapılınca eskisi elden çıkarılacak. Yeni binalar, duvar ve oda sayısı az, sivil ofis tip karargâh binaları şeklinde dizayn edilecek. Genelkurmay Başkanlığı onayı olmaksızın sosyal tesis yapılmayacak.
TSK envanterindeki tüm araçların tahsis amaçları doğrultusunda ve usulüne uygun kullanılması sağlanacak. Hizmet satın alınması suretiyle ulaştırma vasıtaları azaltılacak. Hava vasıtaları çok pahalı ve savaşın en kıymetli vasıtaları. Bu vasıtaların ihtiyaca yetecek ve asgari düzeyde kullanılması komutanlık sorumluluklarındandır.
Emekli komutanlara verilecek hizmette standartlık sağlanmalı. Her şey mevzuata tam olarak uymalıdır. Birini mutlu etmek isterken, çoğunluk mutsuz edilmemeli.
Evrak, faaliyet ve bilgi güvenliği üzerinde önemle durulacaktır. Bilinmesi gereken prensibi titizlikle takip edilecektir. Bu prensip emekli TSK mensupları için de geçerlidir.
Basına haber sızdırma, yalan haber yayımlanması gibi konular üzerinde özellikle durulmalıdır. Bunları ihlal edenler mutlaka cezalandırılmalıdır. yapısı itibarıyla denetlenemeyen sistemler ve bilgisayar ağları topluluğu olması nedeniyle emniyetsiz bir ortam olarak kabul edilecektir.
Bu nedenle internet amaçlı kullanılan bilgisayarların diğer sistemlerden bağımsız çalışması sağlanacaktır. (Bu uyarıya karşın, Özkök, tasarruf amaçlı olarak tebrik kartı yerine elektronik posta kullanılmasını, komutanlardan 'astlarından elektronik posta almaktan üzüntü duymayacaklarını, bunun bir kabalık olmadığını' onlara anlatmalarını istiyor.)
Kimse, inanılır bir tehdit olmaksızın gereksiz yere koruma altına alınamaz. Bazı avantajlardan yararlansın diye, kimseye koruma statüsü verilemez. Aile bireylerinin korunması istisnai durumlara münhasırdır. Evvelce verilmiş aile bireylerini koruma kararları derhal yeniden değerlendirilecektir.
Harekâta hazırlık seviyesinin dış tehdide bağlı olarak sürekli değişkenlik göstermesi gerekir. Aksi takdirde bütün birliklerin harekâta hazırlık seviyesinin yüksek tutulması çok büyük maliyet gerektirir. 'Muharebe eder gibi eğitim ve her an harekâta hazır birlikler' kavramı Soğuk Savaş yıllarının kavramıdır. Sadece emir verildiğinde emredilen birliklerce uygulanacaktır.
Geçmişte her yerden düşman geleceği farz edilerek, her yerde kuvvetli bulunulmaya çalışılmıştır. Tehdit ortamı değişmiştir. 'Yetenek Havuzları Sistemi'ne geçilmeli, yetenekler asıl ihtiyaç yerine süratle yığılabilmeli, hareketli ve modüler bir yapıya sahip olunmalıdır.
Birlik mevcutlarının asgari yüzde 70'inin eğitim alanında tutulması hedef olarak alınacak. En iyi eğitim, aynı yeteneği kazandıran en ucuz eğitimdir. Eğitim ve tatbikatların ucuzlatılması için yeni metotlar oluşturulacak. Eğitim pahalı bir yatırımdır.
Rütbe itibarıyla uçmasına, dalmasına ve paraşütle atlamasına gerek kalmayanlar, kazanılmış hakları gözetilerek, asgari düzeyde uçuş, dalış, atlayış yapacak. Gerekirse bu konuda yasal düzenlemeler geliştirilecek!”
 
GAZİ’NİN YEMİNİ
 
İşte böyle!..
Demokrat Paşa, ne yapacağını ve de nelerin yapılması gerektiğini açık açık ortaya koymuş değil mi?!
O halde sorun ne?!
Berna Çolakoğlu’nun gönderdiği bir iletiden alıntılıyorum.
Hun İmparatoru Attila, askerlerine şöyle seslenirmiş:
“Savaşta, düğünde, törende, kıyafetleriniz geleneklerimize uygun olmalıdır. Hun yöntemlerini gençlere öğretmeliyiz. Hunlar kuralları öğrenmezse, komutanlar, onların kendilerini izlemelerini bekleyemez. Başkalarını taklit etmekle değil, onları iyi tanıyıp, bize düşman oldukları takdirde, kendimizi nasıl savunacağımızı düşünerek vakit geçirmek gerekir!”
Bu anlamda, Orgeneral Özkök’ün TSK için ortaya koyduğu “ilke”ler, Hun İmparatoru Atilla’nın yüzyıllar önce ortaya koyduğu prensiplerden farksızdır!
“Aklın yolu birdir” dedirten uygulamalardır.
Bu bakımdan, öküzün altında buzağı aramaya gerek yok!
Her şey apaçık ortada!
Ezcümle, Genelkurmay’ın Emekli Korgeneral Altay Tokat hakkında başlattığı soruşturma kişisel değil, “tamamen ilkesel” bir soruşturma!
Ve…
Son olarak…
Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, “Atatürk, Din ve Din Adamları” başlıklı kitabının, 14. sayfasından aynen yansıtıyorum…
Gazi, 27 Ocak 1923 tarihinde, İzmir’de, annesinin mezarını ziyarete gider ve mezar başından şu yemini eder:
Annemin mezarının önünde ve Allah’ın huzurunda and içiyorum, bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği egemenliğin korunması ve savunulması için, gerekirse canımı feda etmek vicdan ve namus borcum olsun!
Hepsi ve daha ötesi bu!
28 Temmuz 2006
 
 
(…)
 
 
HAYRULLAH MAHMUD:
ÖZKÖK’ÜN VEDİASI / KADİFE ELDİVEN İÇİNDE SAKLI “DEMİR YUMRUK” YA DA “YÖNLENDİRİLEN ÜLKE LİGİ”NDEN, “YÖNLENDİREN ÜLKE LİGİ”NE ÇIKMAK?!
 
Özkök’ün vediası?!
 
“4 Yıldız”lı Genelkurmay Başkanı Özkök’ün, Türkiye’yi “5 Yıldız”lı bir geleceğe hazırlamaya dönük, “Yönlendirilenler safından yönlendirenler safına geçmemiz bir zorunluluktur” sözleri bağlamında, dünden bugüne uzanan çizgide kısa bir ufuk turu….
Öncelikle…
Minik bir hatırlatma!..
Tüm dünyada “yüksek siyaset”; “sembol”ler üzerinden verilen mesajlarla yapılır.
Bu bakımdan son günlerde, Ankara’dan dış dünyaya yansıyan mesajlar, Türk Milleti’nin geleceği adına büyük önem taşıyor.
Bu mesajların doğru anlaşılması, buna uygun doğru politikaların belirlenmesi şart!
Bu arada, Genelkurmay Başkanı Özkök’ün “veda ziyaretleri” sırasında, medyaya yansıyan haber, yorum ve görüntüler; kimin, “hangi üslup”ta bir “Genelkurmay Başkanı” ile “Ne kadar demokrasi istedikleri” sorularının da kayda geçmesini sağladı.
Görünen o ki, kendine “demokrat” süsü veren bir kısım “sözde aydın” için önemli olan tek şey, kişisel menfaatleri!
Onlar için ne devlet, ne millet ne de “dünya barışı” önemli!
Ezcümle, “ayıplı bir demokrasi”de yaşamak, onları hiç ama hiç rahatsız etmiyor!
Filvaki, bunların hepsine hakim olan genel anlayış, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” mantığı ya da mantıksızlığı!
Orgeneral Özkök’ü “Genelkurmay Başkanı” olarak “demokrat” bulan önemli bir kesim ise her nedense iş, BOP Eş Başkanı Erdoğan’ın hukuksuzluklarına, “Anayasal sistemi” baskı altına almaya yönelik zorbalıklarına gelince, “üç maymun”u oynamayı tercih ediyor.
Ne büyük tirajedi!
 
GERÇEK DEMOKRAT OLMAK
 
Nitekim…
Bu ikircikli üslup, onların Hilmi Özkök’ü neden alkışladıklarını da çok net ortaya koyuyor!
Maskeleri her zaman olduğu gibi bir kez daha düştü, yüzleri çok açık olarak göründü.
Şimdi hep birlikte, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün “veda ziyaretleri”ni mercek altına alıp, Türk Medyası’nın yansıyan haber ve yorumlar üzerinden, kısa bir “demokrasi” ve “demokratlık” turu yapalım.
İşte bu anlamda birkaç kare...
Birinci enstantane:
Bundan kısa bir süre önce Lig Tv’de, ünlü futbol yorumcusu Erman Toroğlu, Genelkurmay Başkanı’nın gazeteci, muhalefet partisi lideri, sivil toplum örgütlerinin yerine geçerek, iktidarı eleştirmesini isteyen bir kesimin hislerine tercüman oldu ve kamuoyunda çok tartışılan şu sözleri söyledi:
“Ben Genelkurmay Başkanı’nı asker isterim ağbi! Özkök Paşa ayrıldı, onun için diyorlar ki çok demokratik, çok beyefendi, çok efendi. Tamam öyle olsun. Ama ben çok demokratik bir genelkurmay başkanı istemiyorum ağbi! Benim genelkurmay başkanım kodumu oturtacak, vurdu mu oturtacak!”
Toroğlu’nun bu sözleri Türk Medyası’nda uzunca bir süre tartışıldı.
Görünen o ki, tartışılmaya da devam edecek!
Eski “Türk Milliyetçisi”, şimdinin BOP’çu, BİP’çi yazarı, BOP Eş Başkanı Erdoğan’ın sıkı destekçisi Milliyet Yazarı Taha Akyol, “Kodu mu oturtmak” başlığı altında kaleme aldığı yazısında, şu tahlillere yer veriyor:
“Şemdinli iddianamesinde orduya, bazı komutanlara yönelik suçlamalar... Ortalık toz duman. Herkes gergin, ordunun tepkisi ne olacak? Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök dengeli, makul bir açıklama yapıyor. Sonra Atatürk'ün Harbiye’ye girişinin 107. yıldönümü kutlamalarında gazeteciler Org. Özkök’e soruyor; ‘Biz Genelkurmay’dan daha sert, muhtıra gibi bir açıklama bekliyorduk?’ Org. Özkök’ün cevabı; ‘İlla pat küt mü yapmak lazım? Türkiye birinci sınıf bir ülkedir, bütün kurumlar birinci sınıf gibi oynamalı. Biz de öyle oynuyoruz. Biz masaya yumruğumuzu değil beynimizi, aklımızı, ışığımızı koyarız. Yumruk değil, beynimizi koyarız.’ (14 Mart 2006, basın) Birinci sınıf bir cevap! Vurguladığı değerlere dikkat ediniz: Masaya yumruk değil beyin koymak, akıl, ışık... Bilim, teknoloji, sanat, kültür, üretim, rekabet hepsi bu ‘birinci sınıf’ kategorisinin eserleri!  Ama abi öyle değil! Genelkurmay başkanı o kadar da demokrat olmasın! Kodu mu oturtsun! Ben kodum mu oturturum abi! Keleği anlarım ben koçum!.. vs...vs... Peki bu sözleri ‘birinci sınıf’ kalitesinde görmek mümkün mü? Bu kafanın hâkim olduğu bir Türkiye ‘birinci sınıf ülke’ olabilir mi?! ‘Kodu mu oturtmak...’ sözü fizik kuvveti yüceltiyor; ayıplanacak, kınanacak, kaba bir ifadedir. Org. Özkök’ün haklı olarak ‘birinci sınıf’ kategorisinin aşağılarında gördüğü ‘pata küte’ jargonun ‘avam’ modeli! Asker, sivil fark etmiyor... Aslında sosyal sınıf da fark etmiyor. Zor geçinen nice insan vardır ki, kibardır, naziktir, saygılıdır. Öbür tarafta, ekonominin çok hızlı geliştiği uzun dönemlerde cepleri, hatta depoları ‘mangır’ dolu nice zengin vardır ki, kültürel kaliteleri ‘birinci sınıf’ın çok aşağılarındadır! Uzunca bir zamandır ‘maganda’ teriminin dilimizde yaygınlaşması ve günlük hayatımızda pek çok örnekleriyle karşılaşmamız bundandır! ‘Maganda’ çok şeyi ifade ediyor; bir kelime değil, bir terim, bir sosyolojik olgu! Balzac’ın, Dickens’ın romanlarında çoktu bu tipler. Türkiye geliştikçe küçülüp kaybolacaklar. Org. Özkök’ü ‘fazla demokrat’ diye veya ‘Bu kadar da demokrat olmasın abicim!’ diye eleştirenler oldu. 27 Mayıs şekavetinde ihtilalcilerin o zamanki genelkurmay başkanı merhum Org. Rüştü Erdelhun’u tutuklayıp hapse attıklarını da sık sık yazdılar! En azından nezaketsizlikti, kabalıktı bunlar! Halbuki Org. Özkök, dünyayı tanıyan bir vatansever, vasıflı bir komutan olarak, ülkesinin ‘birinci sınıf ülkeler’ kulvarında bulunmasını istiyor, ona göre davranıyor, herkesin de öyle ‘birinci sınıf’ davranışlar içinde olmasını arzuluyor. ‘Kodu mu oturtsun!’ demek, Türkiye dünyada üçüncü lige düşsün demektir! Buna Org. Özkök’ün cevabı: ‘Herkes kendisine layık Genelkurmay başkanını özler!’ Birinci sınıf bir cevap! Org. Özkök, bin yıllık kurumlaşma tarihi ve iki yüz yıllık modernleşme tarihi olan Türkiye’nin ‘birinci sınıf’ yönünü yansıtan şahsiyetlerden biridir. Türkiye’nin lokomotifi yoksul ya da zengin, şehirli ya da taşralı, ‘birinci sınıf’ insanlar ve bu vasıftaki kurumlardır. Yarınki Türkiye ‘birinci sınıf’ın kalitesine daha fazla sahip olacaktır; diliyle de işiyle de.”
Yorum çok açık!
Yalnız bu yazıyı kaleme alan yazarın, “Demokratlık duruşu” bir hayli karışık!
O nedenle, “Yorum var!” diyorum.
Filvaki, Hilmi Özkök’e arka çıktığı bu satırlarında Taha Akyol hiç de samimi görünmüyor.
Eski Türk Milliyetçisi yazar, Genelkurmay Başkanı’nı, Erdoğan’ın yanlışlarına “bilerek ve de isteyerek” BOP adına göz yumduğunu sandığı için destekliyor. Akyol satırlarında gerçekten samimi olsaydı, şu ana kadar “Kodu mu oturtan” Eş Başbakan Erdoğan’ı desteklemez, bilakis yanlışlarını “Demokrasi” adına çok sert bir şekilde eleştiriyor olurdu.
Ezcümle, bu satırlar, gayr-ı samimi satırlardır!
Bu bakımdan denilebilir ki, Taha Akyol ve patronu “Demokrasi” ve “Demokratlık” dersinden sınıfta kalmıştır.
(…)
İkinci enstantane:
Sabah yazarı Yılmaz Özdil, 5 Ağustos 2006 tarihinde yayınlanan “YAŞ” başlıklı yazısında, son derece samimiyetsiz ve de “demokrasi ufku”ndan uzak gördüğüm şu talihsiz satırların altına imza atıyordu:
Sınırlarımızın dışında, kafamıza çuval geçirdiklerini biliyorduk. Dün öğrendik! Sınırlarımızın içinde de, bileğimize kelepçe takmışlar. Anlaşılan o ki… Etek giydirmediklerine şükredelim.Ya da, giydirdiler... Henüz haberimiz yok. Çünkü maalesef, onurumuzu iğdiş eden bu iki olayı, ört bas etmek için müthiş çaba harcamışlar... Hadise çıkarmaktansa, halının altına süpürmeyi, toz kaldırmamayı tercih etmişler. Bizim meslekte, gidenin arkasından dedikodu yapmak adettir... Hilmi Özkök döneminin nihayet sona ermesi iyi oldu bence. Kendisi çok ‘demokrat’ bir insan olduğu için, kişisel görüşlerimi de ‘hoşgörü’yle karşılayacağını tahmin ediyorum. Zamanında, Harp Okulu’na girmektense, Dışişleri’ne girseydi, daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Zaten dikkat edin... Bizim medyanın kıvrak kalemleri, övgülerle uğurluyor Özkök'ü. Ama bütün övgüler, ‘diplomasi yeteneği’ ve ‘demokrat kimliği’ üzerine... Halbuki o bir komutan. Parti lideri değil. Kendi mesleğiyle ilgili övgü almasını isterdim ben. Övgücülere de bir itirazım yok, aslında... Ama eksik övdüklerini söyleyebilirim. ‘Grafikerlik becerisi’ni unutmuşlar mesela. Malum, durup dururken, Kara Kuvvetleri Komutanlığı armasını yeniden çizmiş, Mustafa Kemal’i çıkarmaya kalkmıştı. İyi niyetli bir girişimdi mutlaka... Ama ‘neden’ sorusuna tatmin edici bir cevap verilememişti. Milletin içine sinmedi. Sonradan Gazi yerine kondu da, iş ‘tatlı’ya bağlandı. Ama en azından benim için, manasız bir ‘ekşi’lik olarak kaldı. Ne diyelim... Güle güle Hilmi Özkök. Emeklilik döneminizin, hayırlara vesile olmasını dilerim.”
Yorum çok açık!
Yalnız bu yazıyı kaleme alan yazarın, hem “demokrat”lık anlayışı hem de patronunun “gazeteci duruşu” ayıplı!
Bu nedenle, “Yorum var!”
 
KADİFE ELDİVEN / DEMİR YUMRUK?!
 
Usta yazar Çetin Altan’ın çok yerinde bulduğum bir sözü var; “Patronunuza soramayacağınız soruları, başkalarına da sormayın” der.
Geçmişte patronlarıma da bu ve benzeri soruları sorduğum için şu anki satırları gönül rahatlığı içinde yazabiliyorum.
Muhakkak ki, Yılmaz Özdil’in de böyle bir özelliği olmuş olsaydı, o da patronu Turgay Ciner’e dönüp, “Neden biz grup olarak AKP’ye ‘kodu mu oturtan’ haberler yapıp, manşetler atmıyoruz” minvalinde sorular sorabilirdi.
O vakit, patronu Turgay Ciner’in de, benzer bir soruyu Genelkurmay’daki bazı Komutan’lara sorduğunu öğrenir; onların da patronu Ciner’e şu “Demokrasi” dersini verdiğinden haberdar olurdu:
“Sayın Ciner, muhalefet yapmak bizim işimiz değil! Biz Anayasa’ya yürekten bağlı, onu korumakla yükümlü bir kurumuz. Geçmiş, geçmişte kaldı. Yapılan yanlışların, yol kazalarının bedelini hep birlikte çok ağır ödedik. Muhalefet yapmak bizim değil, siz basının, siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının görevi! Bizim görevimiz özgürlüğü, demokrasiyi, anayasal sistemi korumak! Siz kendi üzerine düşen görevi yapmaz da, her şeyi bizden beklerseniz, bunun adı demokrasi değil ‘otokrasi’ olur. Varsa bizim yanlışlarımızı da yazın! Bakın bizim içimizde de yanlış yapanlar, hata yapanlar oluyor, kimsenin gözünün yaşına bakmıyoruz. Siz de basın olarak bu milletin bekaası adına öyle yapın. Kimin yanlışı varsa yazın ama bizden iktidara muhalefet yapmamızı beklemeyin. Bu bakımdan sizin medya olarak yaptığınız iş çok önemli! Eğer medya görevini doğru yapmazsa, o ülkede rejim bunalımı başlar! O vakit bunun sorumlusu da, biz değil siz olursunuz!”
Komutanlar’ın bu sözlerin altına imza atmamak mümkün mü?!
Filhakika, sanılanın aksine, bu sözler sadece Özkök’ün “devlet adamlığı” anlayışını değil, aynı zamanda yeni “Genelkurmay Başkanı” Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın da yönetim anlayışını yansıtıyor.
Yalnız…
Atatürk Türkiyesi “medya”, “siyasi partiler”, “sivil toplum kuruluşları”, “yargı”, “TBMM” görevini yapmadığı ya da yapmak istemediği için yönetilemez hale gelirse veyahut gelmişse, o vakit rejime suni teneffüs yaptırmak kaçınılmaz bir hal alır!
O vakit, hiç istenilmediği halde, Türkiye’yi kaybetmemek adına, “haki rengin hakim olduğu tepeler”de “kadife eldiven” içinde saklanan “demir yumruk” açığa çıkar, sisteme yekten kalp masajı yapmaya başlar!
İşte o vakit hiç kimse ama hiç kimse “işaret parmağı” ile bir başka adresi göstermeye kalkmasın!
Çünkü devletin dosyasında, BOP/BİP sürecinde şimdiye kadar kimin bu milletin menfaati adına ne yaptığı ya da neleri yapmadığı çok açık olarak yazılı duruyor!
Ezcümle, “Mevzu-u bahis vatan ise -her daim- gerisi teferruattır!”
Bu bakımdan denilebilir ki, Yılmaz Özdil ve patronu “Demokrasi” ve “Demokratlık” dersinden sınıfta kalmıştır.
(…)
Üçüncü enstantane:
Anayurt Gazetesi’nde, Orhan Selen imzası ile yayınlanan “Özkök Paşa!” başlıklı analizde, gözden kaçırılmak istenen, şu noktalara dikkat çekiliyor:
 “Osmanlı döneminde paşalar sivil ve asker olmak üzere ikiye ayrılırdı. Asker paşalar, mülazım (teğmen) olarak mesleklerine başlarlar, Miralay (albay) rütbesine ulaştıktan sonra Mirliva (tuğgeneral )yani, paşa olurlardı. Bu yükselme için belli bir süreç gerekirdi. Enver Paşa gibi bir ayda yarbaylıktan paşalığa yükselen saray damatları da bulunurdu. Sivil paşalık ise padişahın takdirine kalmıştı. Bu nedenle Osmanlı’da cellatlıktan paşalığa, hatta sadrazamlığa yükselen çok sayıda adam vardı. Sivil paşalığın belli bir kıstası yoktu. Bu yüzden onlarca abuk sabuk adam paşa olmakla birlikte Ziya Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Fuat Paşa gibi önemli değerler de sivil paşaların içinde bulunuyordu. Cumhuriyetle birlikte bey, efendi, ağa, paşa,sultan gibi ünvanlar kaldırıldı. Böylece paşa bolluğu da sona erdi. Kurtuluş Savaşı paşalarını bir yana koyarsak son elli yılda öne çıkan paşa sayısı oldukça azdır. Paşaların öne çıkmaları 27 Mayıs darbesi ile başlar. Darbenin zoraki lideri Cemal Gürsel, Demokrat Parti iktidarına yazdığı uyarı mektubuyla, Namık Argüç Ankara’da öğrencilere ateş açtırmakla tanındılar. Masaya ilk yumruk vuran Genel Kurmay Başkanları Cemal Tural ve Faruk Gürler’di. Biri sertliği ile diğeri ise kıdemli cuntacılığı ile tanınmıştı. Bir de havacı vardı, Muhsin Batur. İlk havacı Genelkurmay Başkanı olma hayaline sonradan cumhurbaşkanlığını da ekledi. Neredeyse seçiliyordu. Masaya yumruk vurma yerine tekme atarak her yanı dağıtan son paşa Kenan Evren’di. Kendisi , cumhuriyetin karabasanı olarak tarihe geçecektir.. Osmanlı döneminde açık ara ile sivil paşa seçilecek Erman Toroğlu, masaya yumruğunu vurdu ve ‘Ben asker gibi paşa isterim. Yumruğunu masaya kodu mu, şu iş olacak demeli’, diyerek içindeki paşalığı açığa vurdu. Belki de kendisi Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın reenkarnasyonudur, bilemeyiz. Osmanlı döneminde yaşasaydı Damat Ferid mi olurdu, Ziya Paşa mı? Masaya yumruk vurduğuna göre Ziya Paşa olamazdı. Eleştirdiği Özkök Paşaya gelince: Genel Kurmay Başkanlığının Türkiye Cumhuriyetinin ve hükümetinin emrinde bir makam olduğunun bilincinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülke sınırlarının vazgeçilmez koruyuculuğunu yaptığını aklından çıkarmayan bir paşaydı. TSK’yı devletin ve ulusun üzerinde görmedi. Uyarı ve önerilerinde akıl, zeka, dirayet ve ileri görüşlülük egemendi. İçindeki sivil paşalığı ortaya döken Erman Toroğlu’na verdiği yanıt, bir akıl ve beyefendilik anıtıdır. ‘Herkes kendisine uygun Genel Kurmay Başkanı ister!’ Asmayalım da besleyelim mi, diyenden sonra çok insani bir mesaj. Padişahlık özlemiyle yananlara pek uygun düşmüyor ama olsun. Cumhuriyeti sevenler Özkök paşaya mutlu emeklilik yılları diliyorlar. Yolun açık olsun Özkök Paşa!”
Yazı çok açık!
Orhan Selen “demokrasi” adına olması gerekeni ve olanı söylüyor.
Görüşlerine katılmamak mümkün değil!
Bu nedenle, “Yorum yok!”
(…)
Dördüncü enstantane:
Vatan Gazetesi Yazarı Mehmet Tezkan, “Kodu mu oturtan” BOP Eş Başkanı Erdoğan’a soramadığı soruyu, “demokrat” bulduğu için haklı olarak Genelkurmay Başkanı Özkök’e soruyor.
Tezkan, “
Özkök Paşa'ya neden madalya veriyoruz?” balıklı yazısında, şu görüşü seslendiriyor:
“Anlamadım.. Anlamadığım için de soruyorum.. Hükümet 15 gün sonra emekliye ayrılacak olan Orgeneral Hilmi Özkök'e neden Devlet Şeref Madalyası verilmesine karar verdi? Özkök başarılı bir komutan olabilir. Görevini çok iyi yapmış olabilir.. Bu ülkede görevini iyi yapan herkese Devlet Şeref Madalyası verilmiyor ki.. Özkök'e verilmesinin bir anlamı olmalı.. Düşündüm düşündüm, bulamadım. Onun döneminde bu ülke savaşa girmedi ki.. Bırakın savaşı, sınır ötesi harekât bile düzenlenmedi.. Son bir yıla kadar ortalık sütlimandı. Hani savaşa girsek, başarı ile çıksak. PKK'nın kökünü kazısak anlarım. Efendim, ‘teamül!’ Ne teamülü? Şeref madalyasının teamülü mü olur? Eğer Devlet Şeref Madalyası vermek teamüle dönüşürse o madalyanın ayrıcalığı kalır mı? O zaman yasaya Cumhurbaşkanlığı yapanlarla, Genelkurmay Başkanı olanlar bu madalyayı alır diye bir hüküm koyun..Olsun bitsin.. Hiç olmazsa yarın öbür gün Meclis başkanları da, başbakanlar da, bakanlar da 'biz de isteriz' demesin.. Bu işin bir kıstası olmalı.. Olağanüstü dönemlerde olağanüstü işlere imza atanlara verilmeli.. Özkök Paşa'nın döneminde olağanüstü bir durum yoktu.. Ama çok başarılı.. Tamam, zaten başarılı olduğu için Genelkurmay Başkanı oldu.. TSK Şeref, TSK Üstün Hizmet, TSK Üstün Cesaret ve Feragat Madalyaları ile onurlandırıldı..
 
ÖZKÖK’ÜN PEMBE KÖŞK’Ü
 
Madem Devlet Şeref Madalyası vereceğiz o zaman sadece makama değil, üstün başarıya imza atan herkese verelim.. Kime mi? Şöyle bir düşünelim.. Bence Kemal Derviş hak etti.. Türkiye dibe vurmuştu IMF'den 23 milyar dolar getirdi.. IMF'le oturdu plan yaptı, uygulamaya koydu, ekonomiyi siyasetçilerin elinden kurtardı.. Bağımsız kurullar oluşturdu.. Türkiye ayağa kalktı, kendine geldi.. Biz madalya vereceğimize adama Türkiye'yi dar ettik o da BM'ye kaçtı.. Mesela Süreyya Serdengeçti.. Merkez Bankası'nın bağımsızlığını korudu.. Enflasyonu tek haneye indirdi, paradan 6 sıfırı attı.. Bunu da başarı ile yaptı..Ona da madalya vermedik.. Madalya vermediğimiz gibi üstüne üstlük kovduk. Dünyada Yılın Merkez Bankası Başkanı seçilen adama 'sen işe yaramıyorsun, emekli ol, evinde otur' dedik.. Demek ki bu madalya işinde bir kıstas yok.. Ne var, teamül var.. Makam var.. Aslında o da yok.. Teamül varmış numarası yapılıyor.. İşin aslı şu.. 28 Şubat'a imza atan, tankları geçirerek balans ayarı yapan, Erbakan hükümetini postmodern darbe ile istifaya zorlayan komutanların başında İsmail Hakkı Karadayı vardı… Erbakan'dan sonra kurulan Yılmaz hükümeti belki vefa duygusuyla, belki dönemin şartları nedeniyle 1983 yılında çıkarılan bir yasayı 15 yıl sonra yürürlüğe soktu.. Karadayı'ya Devlet Şeref Madalyası verdi.. Karadayı bu madalyayı alan ilk kişi oldu.. Herhalde tek kişi olmasın diye Demirel'e de verildi, Karadayı'dan sonra aynı görevi üstlenen Kıvrıkoğluna'da.. Şimdi Özkök'e de veriliyor.. Niye teamül.. Madalyanın teamülü olur mu?
Yazı çok açık!
Yalnız yazarın “Demokratlık” anlayışında bir sorun var!
Bu nedenle “Yorum var!”
Tezkan, Orgeneral Özkök’e “Kodu mu oturtmuyor” diye sorduğu, sorabildiği bu sorunun bir benzerini; isterse, “Kodu mu oturtan” Erdoğan’a da yöneltebilir!
Şöyle ki:
“Sayın Başbakan Siirt’ten ‘Hukuken butlan’ bir seçimle TBMM’ye girdiniz. Belediye Başkanlığı döneminizde hakkınızda işlem yapılmış ve ispatlanmış, yargıda bekleyen suç dosyaları var. Bu haliniz ile ne Başbakanlık ne de Cumhurbaşkanlığı yapmanız mümkün değil! Neden Anayasal sisteme saygılı bir vatandaş olup, hukuk devleti kuralları içinde, paşa paşa o koltuktan inip yargıda ‘ak’lanmayı tercih etmiyorsunuz?! İlla, o koltuğu boşaltmak için, birilerinin ‘kodu mu oturtan’ bir üslupla size emretmesini mi bekliyorsunuz?!”
Bu arada, Mehmet Tezkan bence köşesinde Özkök için yanlış soruyu sormuş.
Doğru soru şu olmalıydı; “Eğer bu ödülü Özkök’e de verecekseniz, neden 28 Şubat’çılardan geri almıyorsunuz?”
Çünkü Özkök’ün yönetim, devlet ve de askerlik anlayışında “demokrasi” adına hiçbir sorun yok.
Asıl sorun “demokrasi”yi bir türlü içine sindiremeyen sivillerde, siyasi parti yöneticileri ve medyada!
Keşke Mehmet Tezkan, geçmişte, bu ve benzeri soruları da BOP Eş Başkanı Erdoğan ve muhalefet görevlerini yapmayan siyasi parti genel başkanları ile özelleştirmelerden pay almak için hükümet kapılarında dolanan medya patronlarına da sorsaydı; sorabilseydi.
O vakit, bir gazeteci olarak “Türk Demokrasi”sine önemli bir katkı yapmış olurdu.
Bu nedenle, “Yorum var!”
Bu bakımdan denilebilir ki, Mehmet Tezkan ve gazeteci patronu “Demokrasi” ve “Demokratlık” dersinden geçemedi, sınıfta kaldı.
(...)
Beşinci enstantane:
Akşam Gazetesi’nde, bundan kısa bir süre önce yayınlanan ‘Genelkurmay Başkanı’yla ilgili bir haberin başlığı şöyleydi:
“Özkök'e ‘Pembe boyalı’ yazlık ev!”
Haberdeyse özetle şu satırlar yer alıyordu:
“Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a ağustos sonunda görevi devrederek emekliye ayrılacak olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün yerleşmeyi planladığı Urla’daki tripleks villayı tamamlamak için işçiler geceli gündüzlü çalışıyor. İzmir’in Urla İlçesi Kekliktepe Mevkii’nde bulunan Fortuna Çiftlik Evleri’nde 2.5 dönümlük arsa üzerine yapılan 300’er metrekarelik 19 villadan birini satın alan Orgeneral Özkök, her gün müteahhidi telefonla arayıp yapılan işler hakkında bilgi alıyor.”
Haber çok açık!
Yalnız haberin içinde adı geçen “Pembe Köşk” benzetmesi hariç, diğer kısmında ciddi bilgi yanlışları var.
Bu nedenle “Yorum var!”
Bu ve benzeri yayınlanan haberler bağlamında, günlerdir herkesin zihnini kurcalayan çok önemli bir soru var:
“Genelkurmay Başkanı Özkök, Urla’da, milyon dolarlık villa sahibi olacak parayı nereden buldu?! Yoksa o da tüccar/pazarlamacı politikacı Erdoğan gibi ‘Ofer’ledi mi ya da ‘Oger’ledi mi?! Özkök Paşa da mı milyon dolarlık ev almak için bir yerleri hortumladı veya bu paralar ona babasından miras mı kaldı?! Nedir bu zenginliğin esbab-ı mucibesi?!”
Birçok kişi bu soruyu dilinin altında saklıyor ama her nedense birkaç kişi hariç, hiç kimse cesaret edip dilinin altındaki baklayı bir türlü dışarı çıkarmaya yanaşmıyor.
Bazı meslektaşlarım kendisine “Demokrat Paşa” dedikleri halde, bu basit soruyu sormaktan imtina ediyorlar.
Kimileri de “eğer çalmışsa helal olsun” diye kafasının bir yerine sakladığı zihniyeti ortaya koyuyor.
Oysa ki, isterlerse -zannımca- bu soruyu sorabilirler; cevabını da Erdoğan örneğinden farklı olarak, 30 Ağustos resepsiyonunda net olarak alabilirler!
Ben, BOP Eş Başkanı Erdoğan tarafından çalışması engellenmemiş bir gazeteci olmasaydım ve resepsiyona davetli olsaydım, bu soruyu muhakkak sorardım!
Ezcümle, gazeteci her kim olursa olsun, sorusunu soran, kamu adına görevini çekinmeden yapan meslek erbabının adıdır.
Önemle hatırlatırım!
Zannımca bu haberde dikkat edilmesi gereken tek husus var!
O da, simgesel olarak verilen mesaj önemli!
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün bir dönem oturduğu ve Türkiye’yi yönettiği “Pembe Köşk”e, şimdi yine bir başka Türk, “çekirdek devlet”in adlığı karar ile yerleşiyor.
Bundan ötesi hilaf-ı hakikat!
(…)
 
ALBAYRAKLAR’IN MERAK ETTİĞİ
 
Altıncı enstantane:
star Gazetesi’nde bir dönem birlikte çalıştığımız meslektaşım Arif Doğan’ın kaleme aldığı, “Özkök’ten son ders” başlıklı haberde, şu satırlar dikkat çekiyor:
“Bugüne kadar alışık olmadığımız bir Genelkurmay Başkanı portresi çizdi. 4 yıl boyunca çok dersler veren Özkök, satın alacağı villanın müteahhidi, adını kullanıp reklam yapmaya kalkınca villayı almaktan vazgeçerek son dersi verdi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün, emekliye ayrılmasından sonra İzmir’in Urla ilçesindeki villaya yerleşmesi beklenirken, Özkök Paşa’nın, villayı satın almaktan vazgeçtiği öğrenildi. star’ın edindiği bilgiye göre, Orgeneral Hilmi Özkök, emekliliğini yine İzmir’de geçirecek ancak oturacağı bina, bir askeri lojman olacak. Özkök’ün, İzmir’in Urla İlçesi’ndeki Fortuna Çiftlik Evleri’nde almayı düşündüğü tripleks villadan vazgeçmesinin en önemli nedeninin müteahhidin tavrı olduğu öğrenildi. Villanın müteahhidinin, ismini kullanarak villa satışı yapma çabalarını öğrenen Özkök, villayı satın almaktan vazgeçti. Orgeneral Özkök için, İzmir’deki Hava Eğitim Komutanlığı’nın Üçkuyular’da deniz kıyısında bulunan lojmanın hazırlandığı belirtildi. Orgeneral Hilmi Özkök, birçok ilki gerçekleştiren Genelkurmay Başkanı olarak da tarihe geçti. Özkök döneminde bir kuvvet komutanı hakkında soruşturma izni verildi ve eski Deniz kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil, ailesiyle birlikte ‘yolsuzluk yapmaktan’ yargılanıp mahkum oldu. Demokrat kişiliğiyle öne çıkan Orgeneral Özkök, her konuda açıklama yapan, hükümetleri sert dille eleştiren ve demokrasiye balans ayarı yapan komutan sevdalılarının hedefi oldu. Ancak Özkök, ‘Herkes kendisine layık olan Genelkurmay Başkanı’nı özler...’ diyerek bir ders daha verdi. Son YAŞ toplantısı üzerinden siyasi gerilim çıkarma beklentisine giren çevrelerin tuzağını yine Orgeneral Özkök bozdu. Özkök, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı ziyaret ederek, Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığına atanmasıyla ilgili kararnamenin YAŞ toplantısından önce çıkmasını sağlayarak kriz çıkmasını önledi. Özkök, veda ziyaretlerine CHP lideri Deniz Baykal’ı da ekleyerek 37 yıl sonra bir ilki daha gerçekleştirmiş oldu. Son olarak 1969’da merhum Orgeneral Cemal Tural, siyasi partilere veda ziyareti yapmıştı.”
Haber çok açık!
Görevini yapmamış bir başbakan, medya, yüksek yargı karşısında, görevini layığı ile yerine getirmiş bir Türk askeri var karşımızda.
Bu nedenle “Yorum yok!”
(…)
Yedinci enstantane:
Yeni Şafak”ta, Yusuf Sahici imzası ile yayınlanan “Özkök’ten ‘aday olmayacağım’ mesajı” başlıklı haberdeyse, şu dikkat çekici satırlar yer alıyor:
“30 Ağustos’ta emekliye ayrılacak olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, CHP lideri Deniz Baykal’a imalı yoldan ‘Cumhurbaşkanlığına aday olmayacağının’ sinyalini verdi. Özkök, dün CHP Genel Başkanı’na yaptığı veda ziyaretinde emekli olmasının ardından yapmak istediklerini de Baykal ile paylaştı. Edinilen bilgiye göre, Özkök emeklilik sonrasına ilişkin yapacaklarını anlatırken, ‘İki yıl ortalarda gözükmeyeceğim. Ankara’da oturmayacağım. İzmir Urla’da halen inşaatı devam eden evimin yapımı tamamlandıktan ve güvenlik önlemleri alındıktan sonra gidip evimde oturacağım’ diye konuştu. Özkök’ün bu ifadeleri, CHP kulislerinde ‘Cumhurbaşkanı olabilir’ yorumlarına dolaylı bir biçimde yanıt olarak değerlendirildi. Görüşmede Orgeneral Özkök’ün, görüşmede, PKK terörüyle mücadelede gündeme gelen ‘terörün uluslararasılaştırılması’ boyutundan duyduğu kaygıyı da dile getirdiği bu kaygıyı Baykal’ın da paylaştığı belirtildi. Baykal, bir parti yöneticisinin, ‘Siyasete girmesine yönelik bir izlenim aldınız mı?’ sorusuna ise ‘Hayır hiç öyle bir havası bulunmuyor’ yanıtını verdi.”
Haber çok açık!
Görüldüğü gibi Yeni Şafak’ı tek ilgilendiren konu; Özkök’ün “Cumhurbaşkanlığı”na aday olup olmayacağı!
Yeni Şafak’ın patronu Albayraklar, “demokrasi” ayıplı kriminal Erdoğan’a yakıştırdıkları Çankaya Köşkü’nü, ortada fol yok yumurta yokken Özkök’e yakıştıramamışlar.
Yeni Şafak’ın patronlarına göre, “Anayasal sistem”in çalışması, hukuk devletine sadakat hiç önemli değil!
Anlaşılan o ki Albayraklar, Çankaya’ya “Ak” ve de aynı zamanda “demokrat” olan bir ismin çıkıp çıkmaması ile ilgili değiller!
Onlar medyayı “kişisel ihtirasları”na alet etmişler, hırs tramvayına binmişler, yüksek hızla seyahat ediyorlar.
Bu nedenle bir dönem TBMM’de dokunulmazlık zırhının arkasına saklanan “hapishane kaçkını” arkadaşlarını, şimdi de Köşk’e çıkartıp, Çankaya duvarlarının arkasında gizlemek istiyorlar.
Bu nedenle “Yorum var!”
Ezcümle, her medya patronu, kendisi kadar ahlaklı ve kendisi kadar “Ak” bir ismi “Cumhurbaşkanı” olarak Köşk’te görmek ister!
Hülasa; Albayraklar’ın medya patronluğu kisvesi altında Türkiye’de “hangi rejim”i pazarlamaya çalıştıklarıysa, çok net olarak anlaşılıyor ve bir yerlere not ediliyor.
(…)
Sekizinci enstantane:
Hürriyet’te, Okan Konuralp imzası ile yayınlanan, 2 yıl inzivaya çekileceğim” başlıklı haberde ise Yeni Şafak’ta yer alan bakış açısından çok farklı olarak, Özkök’ün CHP Genel Başkanı Baykal’ı ziyaretiyle ilgili şu satırlara yer verilmiş:
“Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a, emekliliğinin ilk dönemiyle ilgili planını ‘İki yıl için inzivaya çekileceğim. Kendimi unutturacağım’ sözleriyle açıkladı. Özkök, dün 37 yıl aradan sonra bir siyasi partiye veda ziyaretinde bulunan ilk Genelkurmay Başkanı oldu ve Baykal’ı CHP’nin yeni genel merkez binasında ziyaret etti. Baykal, görüşmede Özkök’e, 13. Yüzyıl Mısır ve Suriye el sanatı örneği, Paşabahçe’nin Osmanlı Koleksiyonu’ndan altın işlemeli bir kase hediye etti. Ayrıca her gelen ziyaretçisine yaptığı gibi acıbadem kurabiyesi ve çay ikram etti. Edinilen bilgiye göre, Özkök, Baykal ile 45 dakika süren görüşmesinde, İki yıl inzivaya çekileceğim. Bu süre içerisinde Türkiye’yi ve dünyayı internet ortamının da sağladığı imkanlarla izlemeye çalışacağım’ dedi. Özkök, davet alması durumunda, bu süre içinde bazı konferanslara katılabileceğini de söyledi. Özkök, 28 Ağustos’taki devir teslim töreninde yapacağı konuşmayla ilgili olarak da Baykal’a bilgi verdi. Özkök, geçmişe bir göndermede bulunmadan, sadece gelecekle ilgili öngörülerini içeren bir konuşma yapacağını söyledi. Lübnan’a asker gönderilmesi tartışmalarıyla ilgili olarak ise ‘Bu süreç hükümetin sorumluluğundadır. Hükümet bu yönde bir karar alırsa, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne de karara uymak düşer’ dedi. Özkök’ün Baykal ile özellikle PKK terörüne yönelik dış desteğin mutlak surette kesilmesi gerektiği, bunun sağlanması halinde de Türkiye’nin terör konusunda en kısa sürede sonuç elde edebileceğine yönelik inancını paylaştığı öğrenildi. Baykal ise Özkök’e, ‘Son dönemde gösterdiğiniz performans övgüye değerdi. Özellikle yeni Genelkurmay Başkanı Büyükanıt Paşa’nın atanma süreciyle ilgili olarak teamüllere uygun yönetim konusundaki hassasiyetinizi takdirle karşıladığımı bir kez daha yenilemek istiyorum’ dedi. Bunun üzerine Özkök, ‘Türkiye’nin siyasi ve siyasetçi iklimi’ ile ilgili olarak kısa bir değerlendirme yaparak, şöyle konuştu: ‘Siyasetçiye her ne olursa olsun değer verilmesi gerekir. Türkiye’de siyasete ve siyasetçiye kötü bakılmasını, negatif değerlendirmelerin muhatabı kılınmasını doğru bulmuyorum. Demokrasilerde her türlü sorun siyasetle çözülür. Demokrasinin siyasete ve siyasetçiye olan ihtiyacı gözardı edilemez.’ Görüşme sırasında, Özkök ile Baykal arasında ‘Masaya vuran Genelkurmay Başkanı’ sohbeti de geçti. Özkök, kendisi hakkında yapılan değerlendirmeleri hoşgörüyle karşıladığını belirtti. Baykal, görüşme sonrasında Özkök’ü makam arabasına kadar geçirdi. Genel Merkez binasındaki kısa süreli yürüyüş sırasında Özkök, ‘Birçok yere veda ziyaretine gittik, bu kadar çok basın mensubuyla karşılaşmadık. Bu size yönelik bir teveccüh olmalı Sayın Baykal’ diye konuştu. Baykal ise Özkök’ün jestine ‘Çok naziksiniz, ancak sizin rolünüzü ve öneminizi de gözardı edemeyiz’ sözleriyle cevap verdi. Orgeneral Özkök, dün 37 yıl aradan sonra bir siyasi partiye veda ziyaretinde bulunan ilk Genelkurmay Başkanı oldu. Baykal görüşme sonrası otomobili hareket ederken Özkök’ü öne doğru hafifçe eğilerek selamladı. Özkök de otomobilin camını açarak veda selamıyla karşılık verdi. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert, Korgeneral Atilla Işık ve Korgeneral Hasan Iğsız’a, Türk Silahlı Kuvvetleri Şeref Madalyası ve Üstün Hizmet Madalyası verildi. Tören, Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’nda dün yapıldı. Komutanlara madalyalarını takan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, TSK’nın teknoloji ile barışık olması gerektiğini vurguladı. Orgeneral Özkök, TSK’nın, yeniliklerin önünü açabilecek liderleri yetiştirmesi ve göreve yerleştirmesi gerektiğini de ifade etti.”
Haber çok açık!
Görüldüğü gibi Yeni Şafak’ın düşündüğü anlamda Genelkurmay Başkanı Özkök, kişisel meselelerle uğraşmıyor. Erdoğan’ın ve Yeni Şafak’ın ihmal ettiği “Demokrasi”ye ve “Anayasal Sistem”e vurgu yapılıyor.
Bu nedenle “Yorum yok!”
(…)
 
ERDOĞAN’A “AK”LAN MUHTIRASI
 
Dokuzuncu enstantane:
Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün, TBMM Başkanı Bülent Arınç’a yaptığı ziyaret, Yeni Şafak’ta, “Nihayet kurtuluyoruz” üslubu içinde yayınlanmış.
Gazetenin “Veda” başlığı altında verdiği haberdeyse, şu satırlar yer alıyor:
“Genelkurmay Başkanlığı görevini 30 Ağustos’da Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a devredecek olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Başbakan Erdoğan, Meclis Başkanı Bülent Arınç’a veda ziyaretinde bulunurken, Cumhurbaşkanı Sezer’le son kez haftalık olağan görüşmesini yaptı. Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer tarafından karşılanan Özkök, 30 dakika süren görüşmenin ardından Başbakan Erdoğan tarafından arabasına kadar uğurlandı. Erdoğan’ın, önce elini kalbinin üzerine koyarak selamlaması, daha sonra da el sallaması dikkat çekti. Özkök, daha sonra TBMM Başkanı Bülent Arınç’ı ziyaret etti. Arınç, ‘Türkiye’nin geçirdiği zor ve kritik zamanlarda Genelkurmay Başkanı olarak büyük bir sorumluluk ve sağduyu ile bu dönemlerde ülkeye çok faydalı hizmetlerde bulundunuz’ derken, Özkök de, ‘Zor ve sıkıntılı zamanlarımız oldu ama bunların üstesinden gelmeyi, ülkenin bütün kurumlarıyla birlikte başardık’ diye karşılık verdi. Arınç’a, ‘Sizin Başkanlığınız döneminde Meclis’in saygınlığının, itibarının artmasını, siyaset kurumunun saygınlığının artması anlamına geldiğinden çok önemsiyorum. Bundan dolayı da sizi tebrik ediyorum’ diyen Özkök, şöyle devam etti: ‘Türkiye’de siyaset kurumunun güçlenmesi ve itibarının artması çok önemli bir konudur. Bundan sonra da devam edeceğine inanıyorum. Demokrasi, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu tek şeydir. Demokrasiyle ülkemizin daha da güçleneceğini ve bölgesinde örnek bir ülke olacağına; demokratikleşme çabalarının aynı hız ve kararlılıkla devam edeceğine inanıyorum.’…”
Haber çok açık!
Genelkurmay Başkanı Özkök, TBMM Başkanı Arınç’a özetle şu mesajı veriyor:
“II. Tezkere’nin oylanması sürecinde, Erdoğan’a rağmen, tezkereyi geçirmediğiniz ve Türkiye’ye sahip çıktığınız için sizi kutluyorum. Lübnan’a asker gönderilmesi hususunda da, bu çizginizin devam etmesini temenni ediyorum!”
Mesaj çok açık!
Bu nedenle “Yorum yok!”
(…)
Onuncu enstantane:
Bugünkü Sabah’taysa, “Erdoğan’dan asker selamına gönül selamı” başlıklı haberde, şu satırlar dikkat çekiyor:
“30 Ağustos’ta görevini Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a devrederek emekliye ayrılacak olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, CHP Genel Başkanı’ndan sonra Başbakan Tayyip Erdoğan’a veda ziyaretinde bulundu. Başbakanlık binasına gelişinde Müsteşar Ömer Dinçer tarafından karşılanan Orgeneral Özkök, Erdoğan ile 30 dakika süren bir görüşme yaptı. Görüşmenin ardından Müsteşar Dinçer ile birlikte Özkök’ü makam aracına kadar uğurlayan Erdoğan, arabasına bindikten sonra kendisine ‘asker selamı’ veren Özkök’ü, elini göğsünün üzerine koyarak ‘gönül selamıyla’ uğurladı. Erdoğan ve Dinçer daha sonra Özkök’ün ardından el salladı.”
Haber çok açık!
Özkök, Erdoğan’a, özetle şu mesajı veriyor:
“Sayın Erdoğan, siz, demokrasiye, anayasaya, özetle hukuk devletine saygılı bir Başbakan değilsiniz! Sadece Meclis’te, Hitler gibi sayısal çoğunluğunuz var. Biz yanlışlarınıza göz yumuyor gibi görünüyorsak, bilmenizi isterim ki bu şahsınıza itimat ettiğimiz için değil, demokrasiye olan inancımızdandır. Anayasa’ya saygımızdandır. Bu samimiyetimizi lütfen daha fazla istismar etmeyiniz! Yine bilmenizi isterim ki, bu makamda bulunmayı hiç ama hiç hak etmiyorsunuz. Demokrasi yönünden ayıplı bir politikacısınız. Ne kendiniz ne de suça bulaşmış arkadaşlarınız, aklanmayı aklınızın ucundan dahi geçirmiyorsunuz. Bu tavrınız, şahsınızla ilgili kamuoyunda dolaşan iddiaların daha da kuvvetlenmesine yol açıyor! Bu tavrınız ile demokrasiye, temiz topluma olan inancı her geçen gün biraz daha sarsıyorsunuz. Ülkeyi siyasal ve sosyal anlamda bir kaosa sürüklüyorsunuz. Vatandaş bize yeniden asker neden susuyor diye sormaya başladı. Medyadan da bu anlamda sesler yükseliyor. Türkiye’de demokrasi tehdit altında! Bunlar ‘demokrasi’nin geleceği adına hiç hoş olmayan şeyler! Uyarıyoruz! ‘Başbakanlıktan bir an önce istifa edip, suça bulaşmış arkadaşlarınızla birlikte yargıya gidip aklanın. Dokunulmazlık zırhını kendinize maske yapmayın!’ Aksi halde bilmenizi isteriz ki, mevcut sistem bu yükü taşıyamaz, patlar. O vakit, bunun sorumlusu biz olmayız!”
Mesaj çok net!
Bu bakımdan “Yorum yok”!
(…)
 
BAYKAL’DAN ÖZKÖK’E “VİZYON” BİRLİĞİ
 
Onbirinci enstantane:
Milliyet’in Ankara Temsilcisi usta gazeteci Fikret Bila, “Orgeneral Özkök’ün demokrasi duyarlılığı” başlığı altında kaleme aldığı haber-analizde, Genelkurmay Başkanı’nın CHP Genel Merkezi’ne yaptığı ziyaretle ilgili şu noktalara dikkat çekiyor:
“Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, dün CHP lideri Deniz Baykal’a veda ziyaretinde bulundu. Bu, Org. Özkök’ün Baykal’ı ikinci ziyareti. İlk ziyaretini Genelkurmay Başkanlığı görevine atandıktan sonra, kuvvet komutanlarıyla birlikte yapmıştı. Genelkurmay Başkanı Org. Özkök’ün görevi devraldıktan sonra da ayrılırken de ana muhalefet liderini ziyaret etmesi anlamlı. Özkök’ün bu dikkat ve nezaketi demokrasi konusundaki duyarlılığının önemli bir göstergesi. Nitekim, Org. Hilmi Özkök’ün Baykal’a veda ederken ilk ziyaretinin anlamıyla ilgili olarak yaptığı şu değerlendirme de bunu gösteriyor: ‘Ben dört sene önce Genelkurmay Başkanlığı görevini devraldıktan sonra da sizi komutanlarımla ziyaret etmiştim. Bu ziyaretin bir anlamı da demokrasinin önemini, muhalefetin demokrasilerde yerinin önemini göstermeye yönelikti. Bugün veda ziyaretimin de aynı anlamı taşıyor.’ Org. Özkök’ün demokrasi anlayışına, nezaketine uygun bir davranış. İktidarların tek başına bir anlam ifade etmediği, demokrasiye asıl anlamını muhalefetin kazandırdığı gerçeğinin altını çizen bir duyarlılık. Org. Özkök, bu anlamlı ziyaretiyle Baykal’ın da takdirini toplamış görünüyor. CHP lideri de, Genelkurmay Başkanı’nın bu davranışıyla demokrasinin ve demokrasi içinde muhalefetin önem ve işlevine dikkat çektiğini düşünüyor. Org. Özkök’ün veda jestine Baykal da bir hediyeyle karşılık veriyor. Baykal, Org. Özkök’e bu ziyaretin anısı olarak 13. yüzyıl Selçuklu/ Suriye motifleriyle bezenmiş orijinali Metropolitan Müzesi’nde bulunan değerli bir kâsenin Paşabahçe’de üretilmiş bir örneğini sunuyor. Org. Özkök’le Baykal’ın sohbet konularının başında terör ve terörle mücadele geliyor. Org. Özkök, terörün uluslararası bağlantılarının önemine dikkat çekiyor. Uluslararası bağlantı sürdükçe terörle mücadelenin daha zor olacağına işaret ediyor. Baykal da terörle mücadele ve terörün küresel boyutlarıyla ilgili kaygılarını dile getiriyor. CHP lideri, Ortadoğu’daki gelişmeleri de analiz ediyor ve Türkiye’nin çok daha uzun vadeli, stratejik düşünmesi ve öyle karar vermesi gerektiği üzerinde duruyor. Günübirlik olaylarla, dar ve kısa vadeli analizlere dayalı olarak hareket etmesinin yanlış olacağını vurguluyor. Baykal, Org. Özkök’ün ziyaretinde bir anlamda ufuk turu yapıyor. Türkiye’nin, Lübnan dahil, dünyanın en eski çatışma alanı olan Ortadoğu’yla ilgili kararlarını uzun yıllar sonrasını düşünerek vermesi gerektiğinin altını çiziyor. Baykal’ın bu konudaki düşünceleri şöyle: ‘Ağaçlara bakmaktan ormanı gözden kaçırmamak gerekir. Türkiye, tablonun bütününe bakmalı ve çok stratejik yaklaşmalıdır. Şimdi Kore’den başlayarak bakalım. Kore, Çin, Hindistan, Pakistan, İran. Dikkat edildiğinde bu çizginin bir nükleer zincir oluşturduğu görülecektir. Ki bu zincirin ucu son halka olarak Türkiye’ye dayanmıştır. Türkiye bu gerçeğin üzerinde çok ciddi durmalıdır. Eğer İran da nükleer silah edinir, bu anlamda nükleer güç haline gelirse bu dünyada ve özellikle bölgede birçok dengeyi altüst eder. Türkiye’yi de çok yakından etkiler. Türkiye olaylara bu büyüklükte bakmalıdır. Bölgede oluşan eksenlere çok dikkat etmelidir.’ Baykal, bu bağlamda hükümetin, dış talep var diye Lübnan’a asker göndermeye karar vermesinin Türkiye’ye zarar vereceğini düşünüyor. Bunun, Türkiye’nin bölgedeki tarafsız, itibarlı konumunu bozabileceğini, Türkiye’yi taraf ve hedef haline getirebileceğini söylüyor. Türkiye’nin asker göndermesinin, misyon olarak İsrail’in yanındaymış; buna karşılık, orada Müslüman kimliğiyle bulunması istendiğinden, bu yönüyle de karşı tarafın yanındaymış gibi karmaşık bir izlenim vereceğine işaret ediyor.”
Yazı çok açık!
CHP Genel Başkanı Baykal, Org. Özkök’e özetle şu mesajı veriyor:
“13. yüzyıl Selçuklu/ Suriye motifleriyle bezeli bir kase hediye ederek, TSK sizin döneminizde, Selçuklu & Osmanlı dönemindeki bakış açısını kazandı. BOP’taki yoğun strese rağmen bataklığa saplanmadı. Tek parça olarak kaldı, bütünlüğünü korudu.  Şimdi yeniden  güçlü devlet olma yoluna girdik. Sizin mokasenleriniz içinde yürüyeceği anlaşılan Büyükanıt Paşa ile de bu çizginin aynen devam edeceği anlaşılıyor. Vizyonunuzu paylaşıyoruz. CHP olarak, ‘Büyük Türkiye’yle ilgili ‘Vedia’nıza sahip çıkıyoruz!”
Mesaj net anlaşılıyor.
Bu bakımdan “Yorum yok!”
(…)
 
İSRAİL’E MESAJ: ASKER YOK!
 
Onikinci enstantane:
Bugünkü Vatan’da, “TSK’da tarihi değişim, orduda devrim” başlığı altında yayınlanan haberde, şu bilgilere yer veriliyor:
“Türk Silahlı Kuvvetleri, 2014 yılına kadar yüzde 30 küçülecek. Ege ve 3. Ordu lağvedilecek! İstanbul’daki 1. Ordu ve Malatya’daki 2. Ordu ‘Doğu ve Batı Grup Komutanlıkları’ haline getirilecek!
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin niceliksel olarak küçültülmesi ve daha etkin bir yapıya kavuşturulmasına yönelik olarak alternatif planlar hazırlanıyor. Bu çerçevede ‘Pentagon modeli’ üzerinde duruluyor. Bu modelin 10 yıllık bir dönem içerisinde gündeme gelebileceği belirtiliyor. Eğer bu plan resmiyet kazanır ve TSK tarihindeki en büyük değişimi yaşarsa, kademeli olarak Ege Ordu ve 3. Ordu komutanlıkları lağvedilecek, sadece 1. ve 2. Ordu komutanlıkları kalacak. Karargahı İstanbul’da bulunan 1. Ordu ve karargahı Malatya’da bulunan 2. Ordu ‘Doğu ve Batı Grup Komutanlıkları’ haline getirilecek. Türkiye bu iki ordunun görev sahasına bölünecek. Planda, Genelkurmay karargahının yapısı da tamamen değişiyor ve merkezi bir karargah kuruluyor. Yıllara yayılan plana göre Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları Genelkurmay Başkanlığı’nın çatısına çekilecek. Kuvvet komutanlıkları, Genelkurmay Başkan Yardımcılıkları haline gelecek. Bütün kuvvetlerde ayrı ayrı bulunan, lojistik, istihbarat, plan prensipler, eğitim gibi daire başkanlıklarının da iptal edilmesi ve bu birimlerin Genelkurmay karargahından, tek merkezden yürütülür hale getirilmesi düşünülüyor. Genelkurmay Plan Prensipler Başkanlığı da ikiye bölünecek. Genelkurmay’da mali işlerden sorumlu yeni bir başkanlık da kurulacak ve böylece mali yönetim de tek elde toplanacak. Plan bu haliyle ABD ve İngiliz ordularının karma bir modeli olarak nitelendiriliyor.”
Haber çok açık!
TSK, İsrail’e, Yahudi Amerikalı yönetime, Neo Con’lara çok net mesaj veriyor:
“Taşeron bir ordu değiliz. Biz büyük bir devletiz. Mazisi büyük bir milletiz. Dostlarımıza verdiğimiz tüm sözleri tutarız. Ama bilmenizi isteriz ki, size o sözü veren biz değiliz. Şimdi dünyadaki haklı yerimizi almak için İngiliz ve ABD ordularında olduğu gibi bir reorganizasyona gidiyoruz. Bu yüzden de hiç kimse Lübnan’a asker göndermemizi beklemesin! Size asker için kim söz verdi ise gidin onun yakasına yapışın! Devletler, devletler ile konuşur. Geçmişi karanlık meçhul kişilerle, kapalı kapılar arkasında görüşme yapılırsa olacağı budur! Bilmenizi isteriz ki, restorasyon nedeniyle uzun bir müddet kapalıyız! Bu yüzden kimse kapımızı çalmasın. Provokasyona kalkışan olursa, örtülü operasyonla anında cevabını alırsınız. Mazisi büyük bir millet adına önemle hatırlatırız! ”
Mesaj çok açık!
Bu nedenle “Yorum yok!”
(…)
Onüçüncü enstantane:
Sabah Yazarı Erdal Şafak, “Yeni Silahlı Kuvvetler” başlığı altında kaleme aldığı yazısında, yakın geleceğe dair şu tahminlerde bulunuyor:
Benim Türk Silahlı Kuvvetleri için belirlemiş olduğum vizyon, ‘21’inci yüzyılın çağdaş silahlı kuvvetlerini yaratmak’ şeklindedir. Ulaşmak istediğimiz asıl hedef, yüzyılın koşullarıyla uyumlu ve etkinlikle muharebe edebilecek bir silahlı kuvvetlere sahip olmaktır... Veda ziyaretlerini neredeyse tamamlayan, Pazartesi günü görevi Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a devredecek olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, geçen 16 Mart’ta Harp Akademileri Komutanlığı’nda ‘Yeni ordu’yu böyle anlatıyordu. Bu ordunun özelliklerini de şöyle sayıyordu: Teknoloji ile barışık olmalı, Ar-Ge yapılanmasını kurumsal dinamizminin merkezine yerleştirebilmeli. Bilişimi etkin olarak kullanabilmeli. Düşünsel yetenek çapını çok disiplinli olarak genişletebilmeli ve bu yeteneğini ‘Sert güç’ yanında ‘Yumuşak güç’ halinde de tatbik edebilmeli. Dikey işbirliğinin yanında yatay işbirliği ve eşzamanlılık da askeri süreçlere dahil edilmeli. Dün CNN Türk’ün ‘Türk Silahlı Kuvvetleri’nde tarihi değişime gidiliyor’ başlığıyla duyurduğu haber, Özkök’ün bu vizyonunun somut bir yeniden yapılanma planına dönüştüğünü gösteriyor. Ege Ordusu ile 3’üncü Ordu’nun lağvedilmesini, 1’inci Ordu’nun ‘Batı Grup Komutanlığı’, 2’inci Ordu’nun da ‘Doğu Grup Komutanlığı’ olarak değiştirilmesini, Kara, Hava ve Deniz kuvvetleri komutanlıklarının kaldırılıp Genelkurmay Başkan Yardımcılıkları haline getirilmesini öngören bu plan ne anlama geliyor? 20’nci yüzyıl anlayışına ve Soğuk Savaş dönemi konseptine göre örgütlenmiş Silahlı Kuvvetler, 21’inci yüzyılın koşullarına ve ‘Yeni Dünya Düzeni’nin tehdit algılamalarına göre tepeden tırnağa yenileniyor. ‘Bilgi’nin silah kadar önem kazandığı (Özkök’ün ifadesiyle, ‘Geçmişin ‘Bilgi kuvvettir’ kavramı bugün ‘Bilgi hiç olmadığı kadar güç demektir’ şekline dönüştü’) gerçeğinden hareketle, ‘Kitle ordusu’ndan ‘Teknolojik ordu’ya geçiyor: Daha küçük, daha esnek, daha mobil ve teknolojinin tüm imkânlarıyla donatılmış, ateş gücü yüksek birliklerden kurulu bir ordu. (Org. Büyükanıt’ın ‘Kara Kuvvetleri’nin 2014 yılına kadar yüzde 30 küçültüleceğini açıklaması da bunun bir başka işareti.) Böyle bir ordunun gereği olarak, bilgiyi hızla değerlendirecek, hızla karar verecek ve bu kararı hızla uygulatacak bir komuta yapısı oluşturuyor. Tabii yeniden yapılanmayla birlikte strateji de değişiyor: Eşzamanlı olarak 2.5 savaş (Yunanistan, Suriye ve içte bölücü tehdit) birden yapabilme anlayışı yerini global tehditleri göğüsleyebilmeye ve asimetrik tehlikelere cevap verebilmeye dayalı bir yaklaşıma bırakıyor. Tüm modern ordularda olduğu gibi... Yeni Silahlı Kuvvetler planı bizde bir de sanki çevremizdeki silahlanma yarışındaki ve güç dengesindeki değişikliklere göre nükleer teknolojiyle donatılma olasılığının da göz ardı edilmediği izlenimi uyandırdı. Ancak elimizde bu izlenimi destekleyecek somut veriler olmadığı için cüretimizi daha ileriye götüremiyoruz. Şimdilik. Özkök’ün planladığı, Büyükanıt’ın uygulamaya başlayacağı plan, hiç kuşkusuz AB’de olumlu yankılar yapacak. Tabii Yunanistan’da da. Ege Ordusu’nun lağvedilmesi her ne kadar büyük şemanın bir parçasını oluştursa da, Batı’nın ‘Aynı askeri ittifakta yer alan iki ülke birbirine düşman gözüyle bakar mı’ diye eleştirdiği ‘kronik’ bir sorunu da ortadan kaldırmış olacak: Komutanlığı İzmir’de olan bu ordu 1975’te Yunanistan tehdidine karşı kuruldu. Komşunun Ege Adaları’nı silahlandırmaya başlaması üstüne. Ancak iki ülke arasındaki gerginliklerin azalması, Türkiye’nin AB ile üyelik görüşmelerine başlaması sonrası Ege Ordusu’nun lağvedilmesi zamanının geldiği görüşü giderek daha çok taraftar bulmaya başladı. Böylece o beklenti de karşılanmış olacak. Bakalım Yunanistan da, ‘Türkiye’yi birinci tehdit’ görmeye devam eden askeri stratejilerini yenileyecek mi? Kısacası, ünlü yatırımcı George Soros’un ‘Türkiye'nin en iyi ihraç markası’ dediği Silahlı Kuvvetler, 21’inci yüzyıla geçiyor. Darısı diğer kurumların başına...”
Yazı çok açık!
Soros’un söylenme niyeti farklı sözleri bir yana, konjonktür Türk’lerin lehine değişeli epey bir  zaman oldu.
Şimdi uykudan uyanma, silkinme, hızla ataletten kurtulma zamanı!
Ezcümle, TSK, Türkiye’yi bir dönem perde arkasından “yönlendirmiş” ülkelere, özetle şu mesajı veriyor:
“İngilizler’in, İngiliz Amerikalılar’ın I. Dünya Savaşı sonrası, zor şartlar gereği bizi giymek zorunda bıraktığı ‘mokasen’leri şimdi ayağımızdan çıkartıyor, yerine atadan dededen kalma çarıklarımızı ayağımıza geçiriyoruz. Büyük bir devlet olma yolunda, çağın ruhuna yakışır, bizden beklenen o büyük adımı atıyoruz! İsrail’in de, Yahudi Amerika’nın da ‘taşeron gücü’ olmayı reddediyoruz! Herkes büyük değişim için rotasını bu koordinatlara göre ayarlasın!”
İngilizler’in, Özkök’ün verdiği hediyeyi, açık artırmada neden satışa çıkarttığını, şimdi çok net olarak anlamış olmalısınız.
Her şey gün gibi ortada!
Bu bakımdan “Yorum yok!”
(…)
 
ANAYASA PASPAS MIDIR?!
 
Ondördüncü enstantane:
Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, bu haftaki Gözlem Gazetesi’nde kaleme aldığı “Anayasa paspas mıdır?” başlıklı yazısında, BOP Eş Başkanı Erdoğan’a “Anayasa’dan uzaklaşılıp, hukuk devletinden sapılırsa, sapmaya devam edilirse ne olur?” sorusuna çok net cevap veriyor:
“Ulusal yaşam andı, saydığımız Anayasa, devletin hukuksal temeli, ulusal hukukun kaynağı, hak ve özgürlüklerin dayanağıdır. Bireylerle devletin ilişkilerini, karşılıklı yükümlülüklerini belirleyen, devlet yapısının somutlaşmasını, yetki ve görevlerini düzenleyen oluşum-varlık tasarımıdır. ‘Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti’ tanımıyla öngördüğü, ülkeyi ve ulusu kapsayan bir insan ve hukuk kurumu olan yapının her yönden özlenen nitelikleri taşıması için tüm gerekleri içerir. Ulusal yaşamın esenlik içinde geçmesine yönelik önlemleri, koşulları, ilkeleri kapsaması nedeniyle hiçbir duraksamaya düşmeden uyulması zorunlu ana metindir. Anayasa’ya bağlılık ve saygı, her yurttaşın bilincinde içtenlikle ve güçlü biçimde yer etmezse onu korumak olanağı yitirilir. Anayasa’nın kıvanç duyulacak, övünülecek, ulusal onurun simgesi bilinecek değeri ödünsüz savunulmalı, izlenmeli, bu durumda olması ulusal amaç bilinerek kuşaktan kuşağa aktarılmalıdır. Kurallarının yetersiz, yanlış ve anlamsız olması uyulmamasını gerektirmez. Değişmesini istemek, değişmesine çalışmak en doğal hak olmakla birlikte değişinceye değin uymak en yaraşır görevdir. Anayasa konusundaki hukuksal ve siyasal sorunların sürekliliği kargaşaya götürür. Hukuksuz kalmaktan daha yıkıcı olanı, kötü hukukla yaşamak zorunda kalmaktır. Değişinceye kadar kurallara uymak uygar yurttaş olmanın, hukuka ve demokrasiye yaraşır bulunmanın gereğidir. Demokrasi için en büyük tehlike Yasa koyucuyu ahlak ve adalet çerçevesi içinde tutan, yetkilerini sınırlayan, hukuksal ölçülerin odağı Anayasa’ya aykırı davranmak, ona uymamak, onu yanlış uygulamak ya da bir kuralını veya tümünü ortadan kaldırmak suç sayılmıştır. Ulusal yaşamın aydınlığı amacıyla Anayasa’yı korumak başlıca görev bilindiğinden bu konuda herkesten duyarlık ve özen beklenmektedir. Bu bağlamda en büyük sorumluluk siyasal iktidara düşmektedir. Onun Anayasa saygısı herkese örnek olacakken tersine tutumlarla hukuk dışılığa yüreklendirmesi demokrasi için en büyük tehlikedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri göreve başlarken ayrıntı sonunda ‘...Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma Büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim’ diyerek söz vermektedirler. (Anayasa mad.81) Cumhurbaşkanı da yine ayrıntılı değinilerle birlikte ‘... Anayasaya bağlı kalacağıma.. Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda namusum ve şerefim üzerine and içerim’ diyerek (Anayasa mad.103) görevine ilişkin söz vermekte, and metni içinde ayrıca Anayasa’nın koruduğu ilkeler, kurumlar, değerler yer almaktadır. Yasasız suç ve ceza olamayacağından Anayasa’ya aykırılığın her türü için yaptırım belirlenmiş değildir. Siyaset adamlarının, iktidarın Anayasa’yı ihlali (aykırı davranmak, bozmak) daha çok siyasal sorumlulukla karşılanmaktadır. Seçimlerde alaşağı edilmek, dışlanmak biçimindeki bu yaptırımdan ayrı olarak suç sayılan eylemlerin Yüce Divan’a gönderilme yolu da vardır. Cebir ve şiddet kullanarak Anayasa’yı ihlal suçunun yaptırımı Türk Ceza Yasası’nın 309. maddesinde belirlenmiştir. Anılan madde herkes için güç ve şiddet yoluyla ihlal suçunu yaptırıma bağlamaktadır. (Silahlı, silahsız, tek başına ya da toplu durumda, ayaklanma türünde.) İktidarların ki, yasama organı çoğunluğuna ya da işbaşında olma gücünü kötüye kullanarak, bu gücüne güvenerek yaptığı, direndiği aykırılıklardır. Bu konuda yeterli yaptırım olduğunu savunmak güçtür. Dokunulmazlık kurumu nedeniyle kendini güvencede sayan iktidar güçlüleri Anayasa’yı ihlalden çekinmemektedirler. İktidar partisi için kapatma davası açabilen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı iktidar yetkilileri için de doğrudan bu tür bir işlemle uzaklaştırma ve cezalandırma isteyebilmelidir. Demokrasi, bir disiplin düzenidir Anayasa’yı hep kendi çıkarları için değiştiren iktidarların sorumsuzluklarını dolduracak hukuksal yöntemlere gereksinim vardır. Çoğunluk diktasının ve kötülüklerinin önlenmesinin yolu etkin yargı denetimiyle mutlaka bulunmalı, sağlanmalıdır. Demokrasinin geleceği bu güvencenin edinilmesine bağlıdır. Günümüz iktidarının çoğu Cumhurbaşkanı tarafından geri çevrilen yasalar, partizanlık, kadrolaşma, eğitim, yargı, ekonomi, organlar arası ilişkiler, sosyal hukuk devleti bağlamındaki tutumları olumsuz örneklerden kimileridir. Başbakan’ın Cumhuriyet, laiklik, ulusal egemenlik, alt-üst kimlik söylemleri, devletin bağımsızlığı, ülkenin tümlüğü, Türk Devrimi ve Atatürk ilkeleri, yargı bağımsızlığı, hukuk düzeni, basın, çalışanlar, yurttaşlara karşı kullandığı kötü sözcükler, kimi çevrelerle özellikle yabancılarla ilişkileri konusunda Anayasa’nın kaç maddesinin kaç kez ihlal edilip edilmediği düşünülmelidir. Suç olmasa da iktidara ve yetkililerine yaraşmayan tutum ve davranışlar kişisel ya da toplumsal tepkilerle, kınamadan seçimlerde oy vermemeye değin uzayabilir. Ama Anayasa’yı ihlal bağışlanamaz. Aykırılığı, uyumsuzluğu, bozmayı, kötüye kullanmayı bağışlamaya kimsenin yetkisi yoktur. Anayasa paspas değildir. Anayasal aykırılıkların önlenemediği, sürdüğü yerde ne siyaset yapılır, ne hukuk kalır, ne ekonomi, ne demokrasi ve ne de insanlık. Kişisel ve partisel zulmün nerede biteceği kestirilemez. Herkese ve her şeye yazık olur. Anayasa çiğnenirse çiğnenmeyen bir şey kalmaz. ‘Anayasa’yı bir kez de biz delsek ne olur’ sözü en kötü yaklaşımlardan biri olarak belleklerdedir. Silinmeli, unutulmalıdır. Demokrasinin bir öğreti, bir disiplin düzeni iken yanlış değerlendirmelerle kuralsızlık biçiminde algılandığı bir ortamda anayasa saygısının siyasal olgunluğun, hukuk devletinin ve toplum düzeyinin göstergesi olduğu asla göz ardı edilmemelidir.”
Yazı çok açık.
Onun için “Yorum yok!”
(…)
 
ŞİMDİ “BÜYÜK TÜRKİYE” ZAMANI
 
Onbeşinci enstantane:
Zaman Gazetesi Yazarı Tamer Korkmaz, “Kritik Tarihler” başlıklı yazısında, yarım yüzyılda Türkiye’nin geldiği kavşak noktasına, şu altı çizilesi satırlarla dikkat çekiyor:
“Türkiye, 11 Haziran 1944’ten itibaren ABD Kulvarı’nda koşmaya başladı: 17 Temmuz 1944 ise bu bağımlı ilişkinin yasallaştığı tarihtir… ‘Milli Şef’ İnönü ile açılan bu dönem Bayar-Menderes iktidarının başlangıç kısmında yani 1952’de Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle ivme kazandı… ABD çizgisinde olan asıl isim Celal Bayar’dı. Adnan Menderes, Türkiye’deki derin devlet yapılanmasının ABD ile 1944’ten itibaren girdiği bağımlılık ilişkisini kucağında bulan ve bunu belli bir süre devam ettiren başbakandır… (Aynen, ABD derin devletinin Eisenhower dönemi sona ererken planladığı Domuzlar Körfezi çıkarmasını Başkan Kennedy’nin kucağında bulması gibi: Adı geçen skandal haliyle JFK’nin üzerine kalmıştı.) 27 Mayıs öncesinde Menderes sanayileşme için istediği kredileri ABD’den alamamıştı. ABD’ye ekonomik bağımlılık sürerken Washington’un para musluklarını kısması Menderes’i kuzeye yöneltmişti! Menderes, 1960 Mayıs’ında bir bakanını SSCB’ye göndermiş; kendisi de temmuz ayında SSCB’yi ziyaret edeceğini açıklamıştı… Jüpiter füzelerinin kurulmasına hazırlanıldığı bir esnada Menderes’in rotasını Moskova’ya çevirmesi (bu bir eksen değiştirme olmadığı halde) Washington tarafından adeta bir ‘kalkışma’ gibi nitelendi… Aslında, ABD Menderes’i çok daha önce gözden çıkarmıştı: Menderes, ABD-Türkiye bağımlılık ilişkisinin kitabına uygun davranmamıştı da ondan! NATO’nun TSK’dan talep ettiği personel reformunu Menderes gerçekleştirmedi: Bunu yapacak kudreti de yoktu… 27 Mayıs darbecilerinin 7 bine yakın subayı emekliye sevk ederek TSK’da NATO-ABD’nin istediği ‘reformu!’ acilen hayata geçirmiş olması yeterince manidardır! 27 Mayıs’ın Adalet Bakanı Amil Artus TSK’daki tasfiyeyi ABD’nin istediğini itiraf etmişti. Bu tasfiyenin bağımlılık ilişkisini ne denli derinlere götürdüğü aşikardır… JFK suikastının ardında ABD derin devletinin bulunduğu günümüzde artık kanıtlanmış bir gerçektir. JFK’in Vietnam’dan asker çekme kararı Amerikan Şahinleri için ‘bardağı taşıran son damla’  olmuştu! Amerikan derin devleti JFK’i komünistlerle işbirliği yapmakla suçluyordu! 27 Mayıs darbesini müteakip Menderes de komünist olmakla itham edilmişti! 27 Mayıs darbesinin ABD patentli olduğu hususunda bugün en ufak bir kuşku yoktur… Bu yılın mayıs ayında MGK’nın üst düzey bir yetkilisi Rusya’ya giderek Putin’le yaklaşık altı saatlik bir görüşme yaptı: Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini daha ileri safhalara götürmesi açısından çok önemli bir görüşmeydi, bu… Görüşmenin hemen ardından Atlantik’in Öte Yanı’ndan ses gelmesi tesadüf değildi: Bush’un West Point Askeri Akademisi’ndeki diploma töreninde Türkiye’ye ‘Hayrola nereye gidiyorsunuz?’ anlamına gelen ‘Komünizmin elinden sizi biz kurtarmıştık!’ seslenişi bu sebepledir! ABD’nin Türkiye’yi komünizmin pençesinden kurtardığı tezi bir yanılsamadan ibarettir: İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde ABD ile SSCB dünya çapında nüfuz bölgeleri tesis ettiler. Bu paylaşımın neticesi olarak da Türkiye’ye ‘ileri karakol’ rolü düşmüştü! ABD, 1962 Füze Krizi başta olmak üzere Türkiye’yi ateşe atmaktan hiç çekinmedi. Askeri müdahaleler kurgulayarak da hep kontrolde tuttu… İşbu bağımlılık filmi yıllar sonra 1 Mart 2003’te Tezkere Krizi esnasında koptu! Ardından MGK’daki yapısal değişikliklerle (2005 Ekim’inden başlayarak) Türkiye tarihte ilk defa ABD’nin yörüngesinden çıktı!
15 Mayıs 2006’da ‘Derin Ankara’nın Washington’a gösterdiği dik duruş ‘Artık ateşe atma/atılma devri kapandı’ anlamına geliyordu! Haliyle, 11 Haziran 2006 müthiş anlamlı bir gün olarak tarihe geçti…”
Tamer Korkmaz’ın yazısı çok açık!
Türkiye, Selçuklu & Osmanlı zamanındaki gibi yeniden büyük devlet olma yoluna girdi.
Bu nedenle “Yorum yok!”
(…)
Onaltıncı enstantane:
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün, “TSK’ya vediası!”
Yani “emaneti”!
Orgeneral Özkök, Genelkurmay Karargahı’nda yapılan “madalya tevcih” töreninde yaptığı konuşmada, 2000’li yıllara uygun nitelikteki “silahlı kuvvetler”in temel kriterlerini şöyle açıklıyor:
“Böyle bir güç, teknoloji ile barışık olmalı. AR-GE yapılanmasını kurumsal dinamizminin merkezine yerleştirebilmelidir. Bilişimi etkin olarak kullanabilmelidir. Düşünsel yetenek çapını çok disiplinli olarak genişletebilmeli ve bu yeteneğini ‘sert güç’ yanında ‘yumuşak güç’ halinde de tatbik edebilmelidir. Dikey işbirliğinin yanında ‘yatay’ işbirliği ve eşzamanlılık da askeri süreçlere dahil edilmeli!.. Değişim çizgisi bizi kendi güvenlik sentezimizi oluşturmaya da zorlamaktadır. Askeri felsefeye gereken önemi vermek ve bu kapsamda düşünsel yeteneklerimizi geliştirmek zorundayız. Bu konulardaki yayınlar dünyayı yönlendirmektedir. Bizim de artık bu nitelikteki çalışmalara önemli girdiler yapabilecek seviyeye geldiğimize inanıyorum. Yönlendirilenler safından yönlendirenler safına geçmemiz bir zorunluluktur. Bunu yapabilecek çok elit ve iyi yetiştirilmiş subay kitlesine sahibiz.”
Sözler çok açık!
Mesaj çok net!
Özkök, özetle şöyle diyor:
“Türk Devleti, ‘Yönlendirilen ülke’ olmaktan çıkıp, yeniden Selçuklu & Osmanlı zamanındaki gibi ‘Yönlendiren ülke’ olma hazırlıklarını tamamlamıştır. Şimdi demir almak için bu limandan gün saymaktadır.”
Bu bakımdan “Yorum yok!”
(…)
Ve…
Son olarak…
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, açıkladığı son basın davasıyla ilgili kararda özetle şöyle diyor:
“Basın özgürlüğü abartmayı hatta kışkırtmayı da içerir. Gazetecilerin yazılarında kullandıkları deyimler ‘polemik’ niteliğinde olsa da, nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde bu ifadeler asılsız kişisel saldırı olarak görülemez. Kaldı ki, kamu görevinde bulunan veya talip olanların, diğerlerine oranla daha sert eleştirilere muhatap olması da doğal karşılanmalıdır!”
Yalnız, yeri gelmişken, bir gazeteci olarak “maalesefki” üzülerek şu hususun altını önemle çizmek istiyorum.
Yargıtay’ın açıkladığı bu karara rağmen diyorum ki!..
Yukarıda yer alan satırların hepsi gerçek!
Eskilerin deyişi ile “Ayniyle vaki”!
Kıvrıkoğlu’ndan Büyükanıt’a uzanan çizgide, büyük bir milletin “I. Dünya Savaşı” nedeniyle “inkita”ya uğramış, yarım kalmış serüveni, büyük bir hamle ile tarihte yaşayan tüm Atatürk’ler adına yoluna devam ediyor.
Hülasa büyük bir millet, “Zümrüd-ü Anka” kuşu gibi küllerinden yeniden doğuyor.
Ezcümle, “Yönlendirilen ülke” olmaktan çıkıp, yeniden “Yönlendiren ülke” olmaya doğru adım atıyor!
Sonsöz: Orgeneral Büyükanıt “Genelkurmay”a, Özkök Paşa da Türk Milleti’nin gönlünde yer eden “Pembe Köşk”e yerleşiyor.
Hepsi ve daha ötesi bu!
Sevgiler
 
25 Ağustos 2006
Hayrullah Mahmud
 
 
 
(…)
 
 
 
HAYRULLAH MAHMUD:
“KANUNİ’NİN KOLTUĞU”NA YERLEŞMEYE ÇALIŞAN ABD BAŞKANI, ALMAN ŞANSÖLYESİ, FRANSIZ VE İSRAİL CUMHURBAŞKANLARI İLE İNGİLİZ KRALİÇESİ’NE AÇIK MEKTUP?!
 
Sayın ABD Başkanı;
 
Gazeteciler bir sohbette ünlü İngiliz devlet adamı Churchill’e sormuşlar:
“Politikaya atılacak bir insanda, ne gibi temel nitelikler olmalı?”
Churchill, hiç düşünmeden cevaplamış:
“Yarın, gelecek hafta, gelecek ay ve gelecek yıl ne gibi olayların olacağını önceden görebilme yeteneği olmalı!”
Ardından biraz duraklamış ve eklemiş:
“Tabii ki sonra da o olayların neden gerçekleşmediğini anlatabilme yeteneği!”
Muhakkak ki, sizlerin de çöken BOP, GOP, BİP bağlamında, seçmenlerinize (!) anlatacak birçok hikayeleriniz vardır.
Nitekim, ünlü bilimadamı Albert Einstein; “Sıradışı büyük insanlar daima, sıradan zekalıların şiddetli muhalefetiyle karşılaşırlar” der.
Bu bakımdan, küreyi hızla büyük bir dünya savaşının içine çekmesi muhtemel kaosu önlemenin yolu, “sıradışı beyinler”in fikirlerine kulak vermekten geçiyor.
Nitekim, eski bir “Sovyet şakası”nda “doğruluğun imkansızlığı” şu kelimelerle anlatılır:
“İşe erken giden işçiler genelde casuslukla, geç gelenler sabotajla, zamanında gelenler ise burjuva olmakla suçlanır!”
Bu sözler aynı zamanda, M.S. 2000’li yıllarda, ABD adındaki “puzzle devlet”in halet-i ruhiyesini de çok net olarak ortaya koyuyor.
“24 Saat” filminde de anlatıldığı gibi, kimin eli kimin cebinde olduğu belli olmayan bir ABD fotoğrafı ile karşı karşıyayız!
Kaotik, aynı zamanda “matruşka operasyon”larla dolu bir çağda yaşıyoruz.
Bu bakımdan devletten devlete yürütülen görüşmelerde, tutulan el “Kimin eli”, işte buna çok dikkat etmekte fayda var.
Aksi halde, “Arka kapı diplomasi” anlayışı ile bir yere varmak mümkün değil!
Ki, bildiğiniz üzere, “Amerikan Milleti” diye bir “millet” yok; tarihte de böyle bir millet/kavim hiç varolmadı!
Yani “Türk Milleti”, Alman Milleti, Fransız Milleti, İngiliz Milleti, Rus Milleti, Çin Milleti ve hatta “Kızılderili Milleti” diye etnik ve de dini anlamda bir kimlik hep varoldu ama “Amerikan Milleti” diye bir “millet/kavim” hiç varolmadı!
Bu bakımdan siz de biliyorsunuz ki, “modern zamanlar”ın “hegomonik güç”ü aslında koca bir illüzyondan ibaret!
ABD, tarihteki ne Roma ne de Osmanlı gibi bir “İmparatorluk”!
“Amerikan Milleti” diye bir “millet” hiç varolmadığı için de, “ABD Transatlantiği”nin “Kaptan Köşkü”nü ya İngilizler yönetiyor, ya Almanlar ya da Yahudiler!
Bu üç büyük güç, kıyasıya bir rekabet içinde!
Kaptan köşkünü ele geçirmek için kendi aralarında sürekli mücadele ediyorlar.
Almanlar, genelde perde arkasından, bürokrasi üzerinden Beyaz Saray’a nüfuz etmeyi tercih ettikleri için ortalık yerde pek gözükmezler.
Onun için de Beyaz Saray’da oturan “Başkan”; yani geminin “Kaptan Köşkü”nün “Serdümen”i, kimi zaman “Yahudi” olur, kimi zaman “İngiliz”, çok nadir olarak da Alman!
Aslında kürede herkesin övdüğü ya da yerden yere vurduğu “Amerikan politikaları”nın arkasında bu üç devlet ya da bu üç milletin çarpışmasından çıkan “netice” vardır.
Dünyada son yıllarda yaşanan “med-cezir manzaraları”ndan da, büyük oranda bunlar sorumlular.
Bu bakımdan ABD Başkanı nezdinde kaleme aldığımız bu mektubun, asıl muhatapları, Alman Şansölyesi , Fransız ve İsrail Cumhurbaşkanları ile Birleşik Krallık’ın (İngiltere) Kraliçesi’dir.
 
Sayın ABD Başkanı,
 
Eski zaman katedrallerinde, büyük meydan saatlerinin üstünde, Latince olarak şöyle yazarmış:
“Vulnerant omnes, ultima necat!”
“Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür!”
Bir diğeri ise şöyleymiş:
“Ultima Forsan!”
“Belki sonuncusudur!”
Goethe, “Zaman iyi bir elemandır” derken, Jules Renard ise zamanı şöyle tarif eder:
“Sade zaman, zamanı kaybetmez!”
Napolyon’a göreyse, “İnsanın en büyük sanatıdır zaman!”
Ezcümle, “büyük devlet olma iddiası” aynı zamanda vaktini; insanlığın huzuru, refahı adına en doğru ve de en iktisatlı şekilde kullanmayı da beraberinde getirir.
Osman oğulları, zamanını doğru değerlendirdiği ve de “çağın ruhu”na uygun hareket etme başarısını gösterdiği için küçük bir “kayı boyu”ndan, tarihin en büyük “cihan imparatorluğu”nu kurma başarısını gösterebilmiştir.
Türkler ne zaman ki, çağın ruhuna uygun dönüşümlerin altına imza atmamış, atamamış ya da atmakta geç kalmış, işte o vakit önce “duraklama”, sonra “gerileme” ve de ardından “çöküş” süreçlerine hızla girmişlerdir.
Bu bakımdan rahatlıkla şunu söyleyebiliriz:
“Büyük devlet aynı zamanda, zamanın ruhuna en iyi hitap edebilen devlettir!”
Küçük bir “kayı boyu”ndan, tarihin en büyük imparatorluğunu kurma ve de cihana hükmetme başarısını göstermiş bir ırkın ahvadı olarak, biz Türk’ler; tüm BOP’çu, GOP’çu, BİP’çilere diyoruz ki:
“Yanlış yoldasınız!”
Prevert’in deyişi ile zaman onu öldürmeye çalışanlara hayatı dar eder!
Batı’nın yaşadığı temel yönetim çelişkisi, kafa karışıklığının sebebi de, doğanın iletişim dilini yok saymak istemelerinde saklıdır.
Ünlü Fransız yazarı Denis Guedj; “Papağan Teoremi” isimli kitabında şöyle der:
“Matematik doğa ile iletişim dilidir. Doğa ile iletişimini kaybetmiş toplumlar, topluluklar, kaybetmeye, kaybolmaya mahkumdurlar!”
Aynen bir dönemin Roması, Osmanlısı, Prusya’sı, SSCB’si ve hatta İngiliz İmparatorluğu örneklerinde olduğu gibi!.. Günümüzde ise ABD de, İsrail de çağın ruhuna uyum sağlayamadıkları için yok olmaya mahkum devletler arasındaki yerlerini almak için, kıyıya vuran balinalar gibi sığ sularda “o an”ı bekliyorlar!
Ne var ki, ünlü düşünür Konfüçyus, “IV. Dünya Düzenlemesi”ni yapmaya çalışan devletlerin, nerede ve de ne türde bir yanlış içinde olduklarını şu kelimelerle ortaya koyar:
“Kelimeler doğru değilse, kavramlar da doğru değildir! Kavramlar doğru değilse, mantık kurmak zor olur. Mantık karışırsa, uluslar huzursuz olur. Uluslar huzursuz olursa, toplum düzeni bozulur. Toplum düzeni bozulursa, devletlerin varlığı tehlikeye girer!”
Hadise bu kadar basit!
Bu bakımdan Beyaz Saray’dan BOP, GOP, BİP ya da “Yeni Osmanlı Projesi”ni hayata geçirmek için öne sürülen mazeretlerin hepsi, Konfüçyus’un art arda sıraladığı kelimeler dizini içinde değerlendirilecek olursa, Fransızlar’ın ünlü argo deyişi ile “Bla-bla bon”dur.
Yani “boş yere gevezelik etmekten” öteye geçmeyen, kana susamış gerçekleşme ümidi kalmamış projelerdir.
Oysa ki, BOP’çuların yaşadıkları ve de küreye yaşattıkları tüm kaosa rağmen, doğa ahenk içinde raks eder.
Bu anlamda ünlü fizikçi Albert Einstein, hayatta başarılı olmayı şöyle formüle eder:
A = X + Y + Z
“A” başarıdır!.. “X” çalışmak!.. “Y” iyi oynamak!.. “Z” ise ağzını sıkı tutabilmektir.
Freud’un arkadaşı İsveçli psikolog Carl Gustav Jung da, “Yaşamda tesadüf diye bir şey yoktur, anlamlı rastlantılar vardır” der.
1930’lu yılların Chicago'sunda yaşayan efsanevi gangaster Al Capone dahi yüzlerce pusudan postu deldirmeden nasıl kurtulduğunu soranlara, “Tesadüfe asla inanmam. Aynı kişiyle sabah karşılaşırsam selam veririm. Öğle üzeri bir daha karşıma çıkarsa müthiş kuşkulanırım. Aynı gün yine yanıma yaklaşmaya kalkarsa gözümü kırpmadan vururum” dediği bir ortamda, Neo Con’ların dünyaya demokrasi ihraç etmeye çalıştığı masalına kim inanır?!
Ezcümle, doğada tesadüf diye bir şey yok, her şey “rakam”lar üzerinde dönüyor!
Osmanlı/Türk, büyük bir cihan imparatorluğu kurmayı başarabildi ise bunu Almanlar’ın deyişi ile “Zeitgeist” yani “Çağın ruhu”na hitap edebilme yeteneğine borçludur.
Büyük devlet, yani “cihan imparatorluğu” yani “Kanuni’nin Koltuğu”nu yeniden jeo-stratejik konseptte inşa etmenin, işler hale getirebilmenin de formülü şudur:
T = A + C + F
“T” yani “büyük devlet” eşittir; “A”; yani “Adalet” artı “C”; yani “Cesaret”; artı “F” yani “Feraset”tir!..
İşte büyük devlet olmanın; olmazsa olmaz kuralları ya da büyük devlet yapmanın olmazsa olmaz malzemeleri bunlardır!
Bu özelliklerden herhangi biri eksik olacak olursa, o devletin cihan imparatorluğuna dönüşmesi mümkün değildir! Zira, tecrübeyle sabittir ki, bu özellikler olmadan kurulacak her imparatorluk da çok kısa bir süre sonra yıkılmaya mahkumdur!
İşte “Cihan imparatorluğu” kurmaya çalışan devletlerin tek tek röntgeni:
Osmanlı’yı 22 parçaya bölen, üstünde güneşin batmadığı imparatorluk olduğu iddia edilen İngilizler’in hali ortada! 1900’lü yıllarda Osmanlı’dan boşalan alana kendilerini ikame etmeye çalıştılar ama aradan geçen sürede hile ve desise ile başına çöktükleri bizim şark sofrasında ağır başarısız oldular! Çünkü gururlu ve kibirli yapıları, paylaşmaktan hoşlanmayan genetik özellikleri, diğer kavimlerle ahenkli bir yönetsel ilişki kurmalarına engel oldu! Bu da İngilizler’in “dünya imparatorluğu” kurma hayallerinin, doğanın iletişim dili matematiğe göre de bundan böyle hayal olduğunu gösteriyor.
Almanlar ise I. ve II. Dünya Savaşları başta olmak üzere birçok defalar; tarihteki Prusya İmparatorluğu’nu yeniden ayağa kaldırmayı, canlandırmayı denediler. Ama her defasında aşırı güç kullandıkları, adaletsiz oldukları, müttefiklik etiğinden yoksun oldukları için başarısız oldular! Bir türlü çok istedikleri halde, küresel aksta emperyal devlet kıvamını tutturamadılar. Diğer kavimleri nerede sevip, nerede ikaz edeceklerini bilemediler! Hitler Almanyası döneminde de, tüm insanlık bir anda büyük bir cezaevine hapsediliyormuş hissine kapıldı! O yüzden de, diğer milletler Alman’lardan ürktü, kendisini yönetmesini istemedi! Onun içindir ki Almanlar, diğer milletlerin içine ellerine eldiven ya da yüzlerine maske takıp girmek zorunda kaldı! Yani hala devam ettirdikleri büyük devlet olma iddialarını koruyabilmek için, “Maskeli süvari” olup saklandılar! Almanlar’ın küresel imparatorluk kurmalarının önündeki en büyük engel, genlerindeki “kör hafıza”da saklı!
Yahudiler ise demokrasinin 2000’li yıllarında para ile her şeyi satın alabileceklerine inandılar. Tarihin tüm dönemlerinde değerli madenleri taşıyan, saklayan bir kavim olmalarına rağmen, çıraklığını yapmadıkları bir alanda, ustalığa soyundular. Allah onların genlerine sadece Türk’lerde olan bir özelliği zerk etmediği için de başarısız oldular. Paylaşmayı bilmedikleri için girdikleri her toplulukta istenmeyen adam ilan edildiler! Çünkü komşusu açken, tok yatan bizden değildir, anlayışından gelmedikleri için büyük devlet olma ideallerini gerçekleştirmeleri mevcut doğa yasalarına göre mümkün değil! İmkansız! Maddi olarak çok güçlü olmalarına rağmen, cihan imparatorluğunu gerçekleştirme düşlerinin mümkün olmadığı bir kez daha ortaya çıktı! Yahudiler çok iyi tacirler ama insanları, insanlığı belli bir hedef etrafında toparlama konusunda ağır başarısızlar! Bu yönleri ile BİP’i gerçekleştirmeleri hayal ötesi gözüküyor!
Fransızlar ise daima zirvede “en iyi ikinciliğe” oynarlar. Güçlü kimde ise onunla birlikte hareket ederler. I. Dünya Savaşı’nda İngilizler ile hareket etmişlerdi, şimdi Almanlar’la ortak politika belirlemeye çalışıyorlar! Bir yandan da kendilerince çaktırmadan İngilizler’i idare ediyorlar. Kendi kendilerine aşık bir kavim olarak, narsist yapıları, risk almaktan uzak üslupları nedeniyle başka milletlerle sağlıklı ilişkiler kurmaları imkan dahilinde gözükmüyor!
Hülasa, görüldüğü gibi her kavmin kendine has artı ya da eksi özellikleri var!
Her isteyen, kafasına her koyduğunu, gönlünden her geçeni teknik olarak yapma imkanına sahip olduğu halde, genetik zafiyetleri nedeniyle yapamıyor!
Bu yüzden de diğer bir kavmin desteğine, yardımına, işbirliğine ihtiyacı var!
İşte bunun adı “İlahi adalet”tir!
“İlahi harmoni”dir!
Tüm kavimleri birbirine muhtaç kılan “İlahi yönetsel bileşke”dir!
Bu bakımdan büyük devlet kurmak isteyen ve de kürede huzuru arayan her devlet, eskiden olduğu gibi yeniden Türk’lerle masaya oturmak zorundadır.
Çünkü doğanın iletişim dili matematik bunu emrediyor.
Ki, artık eski çağlarda olduğu gibi büyük devlet olmak için diğer devletleri kendi sınırlarının içine katıp, ağırlıklarını taşımak da gerekmiyor.
Bunun yerine, bağımsızlıklara ve de kültürel farklılıklara saygı duyan, aynı zamanda diğer devletlerle eşzamanlı olarak hareket eden, yeni bir yönetsel deneyime, “işletim sistemi”ne ihtiyaç var!
Tabii ki, dünya hukuk literatürüne İngiltere’den geçen deyiş ile söyleyecek olursak “Finder’s Fee” yani “Buluşun sahibinin bedeli”ni de ödemek şartıyla!
Unutulmamalıdır ki Fatih Sultan Mehmed; Bizans’ı kılıçla değil, Türk’ün adaletine, cesaretine ve de ferasetine duyulan ihtiyaca binaen; “meleklerin cinsiyeti”nin tartışıldığı bir ortamda “davet edilerek” İstanbul’u fethetti!
Kanuni de tüm ırkları, tüm dinleri, tüm mezhepleri aynı çatı altında kavga etmeden yaşatmanın “küresel yönetsel formülü”nü hazırladı!
Yani “Kanuni’nin Koltuğu” sadece basit bir iktidar koltuğu değil, aynı zamanda bir yönetsel (glokal) aromadır!
Kürede barış arayan tüm devletler, topluluklar için “huzur adası”nın yolunu gösteren bir kılavuzdur.
Bu bakımdan BOP’çular da, GOP’çular da, BİP’çiler de bilmeliler ki, birileri yeniden “Cihan imparatorluğu” inşa etmek istiyorsa, Türk’ten yardım (Know-How) almak zorundalar!
Eğer ki Vatikan, Osmanlı’yı parçalamak için 300 yıl süren bir çaba harcamasaydı, 500 yıl önce içimize aldığımız Yahudiler’le de birlikte, huzur ve de barış içinde geçinmeye devam ediyor olmayacak mıydık?!
Olacaktık!
O vakit, Osmanlı’yı dünya siyaset sahnesinden silenlerin, Türk’lerden boşalan yere, neden bir türlü özlenen barışı, sosyal adaleti, huzuru getiremediklerinin cevabını da vermeleri gerekmez mi?!
Ki, her kavimde, her canlıda olduğu gibi adalet, cesaret ve de feraset timsali Türk’lerin, bu güzel genetik özelliklerinin yanında; tarihte düşmanları tarafından tespit edilip günümüze kadar sıkça kullanageldikleri iki önemli “zayıf noktaları” vardır.
Bunlardan biri “dedikodu”!
Diğeri de “baş olma”, başa geçme, lider ya da yönetici olma tutkusu veyahut sevdası!
Osman oğulları bu iki menfi özelliğimizi doğru bir amaç uğruna kullanarak, diğer Türk boylarını da kendi boylarının içine katma başarısını gösterebilmişlerdir.
Osmanlı’yı yıkmak isteyenler de, bu iki zayıf noktamızı kaşıyarak, amaçlarına ulaşabilmişlerdir. Türk’ün bunun dışında, tespit edilebilmiş zayıf bir noktası yok!
Yalnız tarihte de görüldüğü gibi yıkılan sadece Osmanlı/Türk olmadı, gökkubbenin çatısı da, o dengeyi bozan tüm güçlerin başının üstüne çöküverdi.
Marks doğada bu tür olaylar için, öyle olması gerektiği için olmuştur der.
Anlaşılan o ki, Türk’lerin bir de tarihte çöküşü yaşaması gerekiyormuş!
Sadece Türkler’in mi?!
Hayır!
Aynı zamanda Türk’lerin olmadığı bir dünyada, Avrupa’nın asıl sorunun kendilerinde olduğunu görmeleri için de, dünyanın böylesi acı bir tecrübeyi yaşamaya ihtiyacı varmış!
(I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı, Soğuk Savaş, Post Modern III. Dünya Savaşı vb)
Bu bakımdan, rahatlıkla şu cümle kurulabilir:
“Son Türk İmparatorluğu tarihe karıştığı günden bu yana, kürede huzur yok!”
Kürede olmayan huzurun sebebi de “Faire abstraction” diye bilinen Fransızca bir deyimin içinde saklı!
“Süreçte, bir elemanı yok farz etmek” anlamına gelen bu sözden de anlaşılacağı üzere; Avrupa, Osmanlı’yı yıktıktan sonra tüm dünya meselelerinde “Süreçte, Türk’ün aklını, dehasını yok sayarak” hem kendine hem de insanlığa büyük yanlış yaptı!
Bulutların üstünde trilyonlarca dolar birikti ama hala Batı, “sosyal adaleti” sağlayabilmiş değil! Hepsinin devlet sistemi ciddi anlamda “S.O.S” veriyor.
Eğer ki, “Yeni Osmanlı Projesi”ni hayata geçirmek isteyen güçler; süreçte gerçek Türk’leri yok farz etmeye kalkışmamış olsalardı, kürede ne bu büyük sıkıntı, panik yaşanırdı ne de bu büyük vahşet manzaralarına şahit olurduk!
“Yeni Cihan İmparatorluğu” inşa etme sürecinde Türk’ü yok saymanın, onun tecrübesinden istifade etmemenin sıkıntıları bunlar!
Bu arada yeri gelmişken bir hususun altını da, kalın bir çizgi ile çizelim:
Fransızlar, geçmişte yaşayıp çoktan ölmüş dede ve babalarından bahsedip onlarla övünüp itibar kazanmak isteyenlere, “L’homme pomme de tere” derler. Yani “İşe yarayan kısmı toprağın altında” manasına gelen bir sözdür bu! Bu tür insanlar için “Patates adamlar” deyimi kullanılır. Sık sık atalarımıza, mazimize atıf yapıyor olsak da, bilmenizi isteriz ki, bizim faydalı kısmımız ne yerin altında, ne de yerin üstünde!
Tamamıyla genlerimizin içinde saklı!
Eğer kürede barış, adalet, huzur sağlanması isteniyorsa, Türk’e gönül vermekten, Türk’ün aklı ile “Kanuni’nin Koltuğu”nu idare etmekten başka çare yok!
Olsaydı, şimdiye kadar zaten onu siz bulmuştunuz!
Ezcümle doğanın iletişim dili matematik bunu emrediyor!
Aksi halde, yaşanan kaos derinleşerek, tüm dünyanın bir alev topuna dönüşmesine yol açacak!
Ezcümle, o kaosu ancak Türk’ün adaletli eli dindirebilir, bölgede ve dünyada güveni tesis edebilir! Çünkü hiçbir kompleks duymadan, gerginliğe de yol açmadan tüm dinleri ve de tüm ırkları, tüm kavimleri birarada, barış içinde yönetme kudreti ya da işletim sistemi sadece bizde var.
Yüce Rabbimiz bu özelliği sadece bizim genlerimizin içine saklamış!
İtalyanlar’ın “Chi fa da solo, fa per tre” diye bir çok bilinen bir atasözleri var.
“Kim, kendi işini yaparsa, üç kişilik iş yapmış olur!”
Devir şu anda, tam anlamıyla dünya barışı adına, böylesi bir iş bölümünü, böylesi bir sosyal ve de insani sorumluluk için ortak hareket etmeyi zorunlu kılıyor.
Bu sorumluluğu paylaşmayan tüm devletler ve de yönetimler, tarih önünde insanlığa hesap vermek zorunda kalacaklardır.
 
Sayın ABD Başkanı,
 
İngilizler, liderleri bunaltan, kök söktüren politikacılar için “Loose cannons on the deck” diye bir deyim kullanırlar. Bu deyim “Güvertedeki ipinden kopmuş, cıvatalardan kurtulmuş ağır toplar” manasına gelir.
Bilmenizi isteriz ki, güvertedeki topların iplerini sizin küredeki acımasız ve de insanlıktan yoksun politikalarınız kopardı, paramparça etti!
Dünyanın dörtbir yanında durduk yerde ABD, AB ya da İsrail düşmanlığı başlamadı!
11 Eylül terör saldırısının hemen ardından, İslam alemine karşı yeni bir Haçlı seferi başlattığınızı kendi medyalarınız aracılığı ile sizler tüm dünyaya ilan etmediniz mi?!
Vatikan’daki BOP’çu Papa da, Nazi’lerden aldığı ilham ile “Dinlerarası gerginliği” uzunca bir süredir körüklemeye devam etmiyor mu?!
O halde, söyler misiniz, İslam coğrafyasında ya da bizim şark sofrasında sizi kim, neden sevsin?!
Dünya çapında ünlü satranç oyuncusu Kasparov; 7 hamle sonrasını görmeden hamle yapmam diyor. O vakit, tam bu noktada, şu basit soruyu sormak, kaçınılmaz bir hal alıyor:
“Sürekli dinlerarası, devletlerarası, mezheplerarası, milletlerarası bir gerginliği körükleyerek, özlenen barış ve de huzur ortamını elde etmek mümkün mü?!
Değil!
O zaman, sıra şu basit soruya cevap aramaya geliyor:
“Sizlerin asıl amacı, üretilen tüm medeniyet projelerini bir kıyıya itip, sonra da İslam alemini yok edip, insanlığı Kilise’deki Papa’nın boyunduruğu altına sokmak mı?!”
Bu sorunun cevabı çok önemli!
Ki, üç büyük Peygamber yani Hz Musa, Hz. İsa ve de Hz Muhammed, bugün hayatta olmuş olsalardı, kendi adlarını kullanarak dünyayı bir cehenneme çevirmeye çalışan takipçilerine, ne derlerdi acaba, hiç düşündünüz mü?!
Şimdi bu noktada, bir başka soru daha sormak kaçınılmaz bir hal alıyor:
“Acaba, Beyaz Saray, Vatikan ve de Kudüs; art arda yaptıkları kışkırtıcı açıklamalar ile biz Müslümanlar’ın da büyük saygı duyduğu Hz İsa’yı mı ya da Hz Musa’yı mı sevindiriyorlar; yoksa Şeytan’ın değirmenine mi su taşıyorlar?!”
Ne dersiniz?!
Eğer yolumuz Hakk yolu ise o vakit, orta bir noktada buluşmamız şart!
Nitekim, Rus yazarı Dostoyevsky, “Karamazov Kardeşler” isimli kitabında, 2000’li yıllarda Batı’ya hakim olan “Radikal dinci kafa yapısı”nı “modern zamanlar”ın diline denk düşen bir üslupla şöyle anlatır:
“Engizisyon yıllarında, Hz. İsa adına ‘din’i yöneten papazların halka yaptıkları zulüm ve işkence almış yürümüştür. Bu arada, halk arasında, bir söylenti dolaşır. O gelmiştir! Gelen kişinin adı, söylenmemesine rağmen, papazlar İsa’nın dünyaya döndüğünü anlamışlardır. O kişi, gittiği yerlerde insanları bağrına basmakta, hastaları iyi etmekte ve bir umut ışığı gibi dolaşmaktadır. Büyük papaz emri verir! Adını kimsenin anmadığı kişiyi, hemen karşısına getirirler. Papaz şöyle bir bakar. Evet, o İsa’dır! Papaz, önünde duran İsa’ya bakar ve ‘Bizler senin adına dinin yayılmasını ve kuvvetlenmesini gerçekleştiriyoruz. Sen buralara gelip, işlerimize burnunu sokma. Yoksa, seni de etrafta gördüğün gibi o delik deşik ettiğimiz kişilere döndürebiliriz. İşlerimize karışma. Geldiğin gibi geri dön ve git’ der.”
Kitapta bağnazlığın resmi bu ve benzeri satırlarla çok net olarak resmedilir.
Kanaatimiz odur ki, Museviliğin, Hıritiyanlığın, Müslümanlığın kurucuları olan Hz Peygamberler, bugün yeniden aramıza katılsa, o yobazlar Dostoyevsky’nin tasvir ettiği satırlarda olduğu gibi, Hz. İsa’ya yaptıklarını aynen O’nlara da yapma tehdidinde bulunurlar.
Onun için Batı’da, Allah adına olan ile Papa yani kişinin kendi iktidarı adına istediğini net olarak ayırma vakti gelmiştir hatta geçmektedir.
Bilmenizi isteriz ki, Batı’da şu anda hem laiklik hem de demokrasi irtica tehlikesi ile karşı karşıyadır.
Paulo Coelho, “Piedra Irmağı’nın kıyısında oturdum, ağladım” adlı eserinin girişinde, herkesin büyük bir dikkatle dinlemesi gereken şöylesi bir öyküye yer verir:
“Bir adayı, ziyaret etmekte olan bir İspanyol misyoneri, üç Aztek rahibiyle karşılaşır. ‘Nasıl dua edersiniz?’ diye sorar onlara. ‘Tek bir dua biçimi biliriz biz’ diye cevaplar; Azteklerden biri. Şöyle deriz: ‘Tanrım sen üçsün, biz üçüz. Merhametini esirgeme bizden.’ ‘Güzel bir dua’ der misyoner. ‘Ama Tanrı’nın sizden tam olarak beklediği dua değil bu. Ben size çok daha iyi bir dua öğreteyim.’ Din adamı onlara bir Katolik duası öğretir ve İsa’nın öğretisini yaymak üzere yoluna devam eder. Yıllar sonra, onu İspanya’ya geri götüren gemi aynı adaya bir daha uğrar. Üst güverteden bakarken, üç rahibi kıyıda görür ve el sallar. Bunun üzerine üç adam, suyun üstünde yürüyerek ona doğru ilerlemeye başlar. ‘Peder! Peder!’ diye bağırır içlerinden biri... Gemiye yaklaştığında, ‘Tanrı’yı hoşnut kılan, o duayı bize yeniden öğret, biz onu bir türlü anımsayamadık.’ ‘Hiç önemi yok’ der, mucizeyi gören misyoner. Tanrı’dan, O’nun her dili bildiğini daha önce akıl edemediği için af diler.’…”
Bu bakımdan nefsli faniler olarak, bizce, Allah’ın işine karışmamak (Tevhid inacı) en doğru olanı!
Allah isteseydi salisenin trilyonda biri gibi bir sürede, biz insanları da melekler gibi hiç günah işlemeyen nefsiz canlılar olarak yaratamaz mıydı?!
Yaratırdı!
O halde Batı’daki, Allah’ın koltuğuna ortak olma (Şirk koşma) arzusu da, yaşadıkları bunca acı deneyimden sonra, artık son bulmalı!
Bu bakımdan küresel huzurun yolu, Türk’ün yeniden “yönetsel tahta” yani “Kanuni’nin Koltuğu”na oturmasını zorunlu kılıyor.
Çünkü doğanın iletişim dili matematik, bunu emrediyor!
Ki, M.S. 2000’li yıllara gelene kadar, dünyada kavimler, devletler zorbalık başta olmak üzere tüm insanlığa hakim olmak için denemedik yol, yöntem bırakmadılar.
Hatta, denenmiş olanları yeniden keşfedenler bile çıktı.
Şöyle ki:
Sovyetler Birliği dağılmadan önce, ünlü bir bilim adamı, yirmi yıl boyunca ‘tilki’ler üzerinde denemeler yaptı. Özel demir kafeslere yerleştirilmiş ‘tilki’ler sürekli olarak baskı ve korku altında tutuldu. Bu baskı ve korku, onlarda sürekli bir depresyona yol açtı. Benzer koşullarda yeni doğmuş ‘tilki’lere de aynı muamele yapıldı. Bu iş 20 yıl boyunca sürdürüldü. 20 yıl sonra, asaletin ve kurnazlığın simgesi ‘tilki’ler, karakter olarak başka bir canlıya dönüşmüşlerdi. Bambaşka bir canlının özelliklerini benimsemişlerdi. Sürekli olarak, ‘köpek’leşme yönünde bir evrim geçirmişlerdi. En sonunda da tamamen ‘köpek’leşmişlerdi. ‘Tilki’ler artık daha fazla ‘köpek’e benzemekteydiler. Son derece disiplinli ve uysal olmuşlardı! ‘Köpek’ler gibi kendilerine verilen buyrukları yerine getirmekteydiler! “Tilki’lerin, o ‘tilki’ yaratıcılığından hiçbir eser kalmamıştı! Artık ‘tilkilik’ düşünüp ‘tilkilik’ yapamamaktaydılar. Rus bilim adamının bu buluşu yeni bir buluş muydu?!
Tabii ki hayır!..
Buluş yeni değildi, bu buluşu gerçekleştirmiş olanlar, baskıcı rejimler kurarak vatandaşlarını korku ve baskı altında binlerce yıl istedikleri gibi yönetmiş olan zalim çarlar, krallar ve hükümdarlardı!..
Bu bakımdan 2000’li yılların dünyasında, “Beyaz Yakalı Neo Con”ların, dünyaya demokrasi ihraç edeceğiz masalı ile eski bir deneyi, tüm insanlık ve de İslam alemi üzerinde yeniden denemesine bizce gerek yok!
Çünkü hem zaman hem de huzur kaybı!
Ezcümle, insanlar farklı dilden, farklı dinden, farklı ırktan gelmiş olsalar da; Allah her dili anlar, her ırkı tanır, her yolun ona çıktığını bilir.
Biz fanilere düşen görev ise sadece doğru yolu göstermek, doğru yoldan ayrılmamak, Hakça bölüşmek!
O vakit, tam bu noktada sorulması gereken doğru soru şu olmalı:
“Osmanlı yıkıldığı günden bu yana Garp Cephesi’nde yer alan ülkeler ile Şark Cephesi’nde yer alan ülkeler yıllardır neyi paylaşamıyor ya da sizlerin hala farkına varamadığınız bir körler sağırlar diyaloğu mu sözkonusu?!”
Ne dersiniz?!
 
Sayın ABD Başkanı,
 
Batı basınında hakkında sövgüler çıkan Peygamberimiz Hz. Muhammed, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığının, insanlığı ve de o toplumu getirdiği noktayı, bir gemi benzetmesi ile şöyle anlatır:
“Gemi’deki topluluk su ihtiyaçlarını güvertedeki su deposundan gidermektedir. Ancak, güvertede oturanlardan bazıları su almak için, aşağı katlardan gelenleri horlamaya, kovmaya başlarlar. Ötekiler de bu kötü harekete seyirci kalırlar. Bir süre sonra, alt kattakiler derler ki, ‘Azar işitmektense, geminin dibini delelim, suyu nehirden alalım!’ Ve böylece gemiyi dipten delerler, suyu alırlar! Ne var ki, gemi su almaya başlar. Bir süre sonra da batar! Peygamberimiz Hz. Muhammed de bunun ardından şunları söyler; ‘Eğer yukarıdakiler, su alımını engelleyenleri durdursa, yani münkere karşı çıksalardı, bu sonuç doğmazdı!..”
Bu hadisteki “gemi” benzetmesi ile kastedilen, toplum veya tüm insanlık dünyasıdır.
Bu bakımdan geminin lüks kompartımanında oturup “Dünya, ABD, AB ya da Türkiye iyiye gidiyor” diye ahkam kesenlerin, “Post Modern III. Dünya Savaşı”nın yaşandığı bir ortamda, su almaya devam eden gemi batmadan, hayatın gerçekleri ile yüzleşmeleri şart!
Velhasıl, tüm dünyanın ve de Batı’nın başına bela olan bu sistemi, bugün artık hepimiz tanıyoruz:
“Maksimize edilmiş kar canavarı!”
Bu canavarın bir diğer adı “Finans”tır.
Doğayı ve insanı merkeze oturtmuş, daha adil bir paylaşımı amaç edinen “İktisat” ilminin bir türevi olan ve de kötü ellerde kullanılınca, tüm dünyayı bir anda üretmeden tüketen bir “sanal kumarhane canavarı”na dönüştüren “Finans”ta paylaşmak diye bir şey yoktur.
İktisat ilminin aksine finans için, doğa da insan da önemsizdir.
Burada önemli olan tek şey vardır, o da çok ama çok ama çok kar elde etmek, kesinlikle paylaşmamaktır.
İşte sadece kar elde etmeye yönelik bu sistem, günümüz dünyasında başta tüm Batı olmak üzere,  ABD ve Türkiye gibi tüm devletleri esir almış durumda.
Bir ara “Milyar Dolarlık Şirketler” karşısında, tüm devletler güçsüz ve de zayıf kalmıştı.
Şimdi o zor eşik aşıldı!
Ki ABD dahi Irak’a ilk girdiğinde, “Milyar Dolarlık Şirketler” hızla enerji/petrol gelirlerine el koyup, sonra da bir kıyıya çekilip yaşanan kaosu izlemediler mi?!
O halde, sorun nerede?!
Sorun Batı’nın bir türlü kuramadığı adaletli paylaşım sisteminde!
Bunun için günümüz dünyasında “iktisat” ile “finans” arasında adına “İkti-nans” diyebileceğimiz yeni bir karışıma, yani “glokal aroma”ya ihtiyaç var!
Yoksa, “finans”a dayalı, üretmeden sadece paradan para kazanma üzerine kurulu yaşam çizgisinin, dünyayı ve insanlığı nereye doğru sürüklediği çok net olarak anlaşılıyor!
Hülasa, uçurumun kenarından dönmek için tüm devletleri ayakta tutacak yeni bir denge noktasına ihtiyaç var!
Konfüçyüs’ün “Bir memleket iyi idare ediliyorsa fakirlik ayıptır, kötü idare ediliyorsa da zenginlik ayıptır” diye altını çizdiği kaba noktaları ortadan kaldıracak yeni bir denge noktasını yakalamak şart!
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk de, “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar” diyerek, geçmişten günümüze çok net mesaj veriyor.
Nitekim, tarihte kendi kendini sonlandıran uygarlık Pompei’nin yaşadığı tecrübeler ortada!
Şöyle ki:
Tarih kitaplarında yazdığına göre Pompei’de, 25 hektarlık toprağı olan kentteki herkes zengin sayılırmış. Bir Pompeili, buradan elde ettiği gelirle kalabalık ailesini rahat rahat geçindirebilirmiş. Buna köleler ve diğer hizmetkarlar da dahilmiş. 20 bin kişinin yaşadığı, verimli topraklarla çevrili kentte, neredeyse herkes çok iyi koşullarda yaşıyormuş. Günlük hayatın en önemli bölümünüyse eğlence oluşturuyormuş. Bugün bizim adını “Televole kültürü” koyduğumuz, tefessüh etmiş bir eğlence anlayışına sahiplermiş. Pompeililer, evlerinin büyük salonlarına kurdukları dev yataklarda yiyip içip, alem yaparlarmış. Kimin kimle düşüp kalktığı da, belli değimmiş. Sonrasında, sıcak bir ağustos sabahı, bir anda gün geceye dönüvermiş. Birkaç adım ötedeki, üzüm bağlarının tırmandığı Vezüv yanardağı, ateş püskürmeye başlamış. Takvim yaprakları o sırada 79 yılının 24 Ağustos gününü gösteriyormuş. Gökyüzünden ateş gülleleri yağarken, büyük bir patlama ile koskoca kent bir anda yeryüzünden silinivermiş! Şehrin tamamı lav ve kül bulutu altında kalmış. 16 bin Pompeili bu felakette can vermişler. Lav ve küller ise kenti zaman içinde dondurmuş! Bu sayede heykelleşen insan görüntüleri, günümüze dek ulaşabilmiş!
Bu arada Hıristiyan aleminin tarihinde, kaderi Pompei’ye benzeyen iki büyük kent daha var:
Biri Sodom, diğeri de Gomore!..
İncil’de bu iki kentin trajik sonları bütün detaylarıyla anlatılmasına rağmen, efsane hala sırlarla dolu. Sodom ve Gomore de, Pompei kadar büyük ve de ihtişamlı kentlermiş. Anlatılanlara göre bu iki kenti, Tanrı sanki insanlar iyi yaşasın diye yaratmış. Ama insanlar zaman içinde öylesine yozlaşmışlar ki, hiçbir ahlak kuralını tanımaz olmuşlar! Kadınlar, kocalarını kardeşleri ile kocalar da eşlerini yeğenleri ile aldatmaya başlamışlar. Her türlü garip, sapık ilişki bu şehirlerde yaşanmaya başlanmış. Ahlaki kokuşmuşluk içindeki bu iki kent, sonunda yine doğanın gazabına uğrayarak yer yüzünden yok olmuş.
Acı ama gerçek!
Başta ABD olmak üzere Avrupa’da, sonradan görme Müslüman zenginlerin yaşadıkları yerlerde ve İstanbul’da böylesi manzaralara rastlamak mümkün!
Eğer ki, insanlık aklını başına almazsa, Yüce Rabbimizin hepimizi benzer örneklerde olduğu gibi cezalandıracağı çok açık olarak anlaşılıyor!
Aynı zamanda doğa’nın da bu tür durumlarda, ne kadar acımasız olduğu bir kez daha ortaya çıkmış oluyor.
Ki, doğanın iletişim dili matematik de sorunun çözümünün Türk’ün adaletli işletim sisteminde saklı olduğunu söylüyor.
 
Sayın ABD Başkanı,
 
Bilmenizi isteriz ki, Osmanlı’yı parçalayıp yerine 22 devlet kurulduğu günden bu yana ne bizde ne sizde huzur kalmadı!
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran atalarımız, İngiliz ve de Fransızlar’ın da dayatmaları sonucu, alelacele “organ nakilleri” yapmak zorunda kalmışlar.
Oysa ki, çok basit tıp kuralıdır: İki farklı bünye arasında doku uyuşması yok ise kesinlikle organ nakli yapamazsınız!
Yıkılmış bir imparatorluğun ardından, kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne Avrupa’dan ithal edilen organların yüzde 85’i bugün çalışmıyor!
Yani bünyenin sık sık iflas etmesi, rejimin sindirim sistemi TBMM’ye sık sık suni teneffüsler yaptırmak zorunda kalınmasının sebebi, Osmanlı’yı yıkan Batı’nın Müslüman mahallesinde salyangoz satmak istemesinden kaynaklanıyor.
Bu anlamda ha Eskimolar’a buzdolabı satmışsınız; ha Türkiye’ye Avrupa tipi demokrasi ihraç etmişsiniz! Bizce arada hiçbir fark yok!
Bu noktada şu sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel gerçekliğe atıf yapılabilir:
“Avrupa kıtası dünyada, kendi kendine yetemeyen tek kıtadır!”
Bu yönü ile asalak bir kıta olduğu da söylenebilir!
Bu yüzden Avrupa’nın mecburiyetleri ile Asya, Afrika, Amerika, Avustralya, Antartika gibi kıtalarının “sosyal” ve de “yönetsel mecburiyetleri” uyuşmaz, birbirine benzemez!
Yani Asyalı Avrupalı’ya benzemez, Avrupalı da Afrikalı ya da Amerikalı’ya benzemez ya da biz bize, siz de size benzersiniz!
Günümüz “bilişim dili” ile söyleyecek olursak, AB’nin Türkiye’ye dayattığı “işletim sistemi”, Avrupa kıtası dışında, sömürgeler de dahil olmak üzere hiçbir yerde çalışmaz, çalışamaz, zaten çalışmıyor da! Bu Linux işletim sistemi yüklü bir bilgisayarı, Microsoft yazılım programı ile çalışmaya zorlamaktan başka bir şey değildir!
Bu bakımdan diyoruz ki, birçok konuda olduğu gibi bu noktada da yanılıyorsunuz! Bu anlamda bir çaba için harcanan her dakikaya ve de her kuruşa yazık!
Bu arada bilmenizi isteriz ki, 600 yıl Anadolu topraklarında barış içinde yaşayan Türkler ile Ermeniler’in, sizlerin iddia ettiği gibi birbirlerine düşman olması mümkün değil!
Türkler madem sizin iddia ettiğiniz gibi Ermenileri kesmeyi kafalarına koymuşlardı, o vakit neden 300 yıl beklemişler, diye sormak gerekmez mi?!
Bu bakımdan Fransız’ların arkasında olduğu iddialar tek kelime ile tiraj-i komiktir!
Zavallılıklarının, hezeyanlarının dışa vurumudur!
Hem Ermeniler’i Osmanlı’ya karşı ayaklanması için kışkırtacaksın, hem de devlet ayaklanmayı bastırmaya kalkınca da buna “soykırım” diyeceksin.
Olmaz böyle şey!
Bu ve benzeri argümanların, Batı’yı topyekun hem Türkiye hem de İslam alemi karşısında “güvenilmez bir müttefik” durumuna düşürdüğünün hala farkına varamadı iseniz, size daha ne diyelim?!
Ki, “Fransız İhtilali” de, “Bırakınız gelsinler bırakınız geçsinler” diye bilinen ekonomi anlayışı da, Osmanlı’yı zayıflatmak, çökertmek  için yapılmış birer istihbari operasyondurlar.
Ezcümle, durduk yerde ortaya çıkartılan “Ermeni sorunu” da bu operasyonların birer parçasıdır!
Sanmayın ki, hiçbir şeyin farkında değiliz!
Bilakis her şeyin farkındayız!
İngiliz İstihbaratı MI6’nın Türkiye masasına bakan önemli isimlerinden Andrew Mango’nun yazdığı “Atatürk” kitabını okuduğunu açıklayan Almanya Başbakanı Angele Merkel, açıkça Türk Milleti’ne “Sizi İngilizler yönlendiriyor, biz bundan rahatsızız, siz neden rahatsız olmuyorsunuz” diye Hürriyet’in manşetinden milyonlara mesaj verdiğinde, biz her iki kesimin niyetinde de haberdar olan yeriz!
Onun için endişeye, paniğe mahal yok!
Mango gibi “Atatürk” kitabının altına imza atan İngiliz yazarlar, her nedense “Türkiye”yi Osmanlı’yı bölüp parçaladıkları diğer 21 parçaya, yani “ulus devletçik”lere örnek gösterirler de ama her nedense iş kendi krallıklarına gelince, ulus devlet olmayı asla akıllarının ucundan dahi geçirmezler.
Ne büyük tutarsızlık değil mi?!
İngilizler’in Atatürk’ten anladıkları başka bir şey, bizim anladığımız ise bambaşka bir şey!
Zaten aksi bir durum olsaydı hiç, İngilizler’in adamı olduğu iddia edilen Gazi, Hatay’ı anavatana katmak için canını ortaya koymazdı değil mi?!
Ki, “Bu adam hiç laf dinlemiyor, bizim böldüğümüz sınırları yeniden bütünleştirecek” paniği ile Gazi’yi zehirleyip öldürenler, kimlerdi acaba?!
Bu bakımdan Fransızlar, İngilizler, Vatikan Ermeniler’i kışkırtmamış olsaydı, hiç o tarihteki tatsız kanlı sahneler yaşanır mıydı?!
Bu bağlamda, bir Çin atasözü şöyle der:
“İşaret parmağınla birilerini gösterirken, başparmağının ve geriye kalan üç parmağının da kendini gösterdiğini sakın unutma!”
Bu bakımdan Fransızlar, “Ermeni sorunu”nun perde arkasındaki “kanlı eller”ini hiç saklamaya çalışmasınlar. Çünkü tarih, o zor günlerde, hangi Batılı devletin kimlerle, nasıl, ne türde Osmanlı’ya karşı bir kumpas içinde olduğunu çok net olarak kaydetmiş!
Ünlü İngiliz yazarı Shakespeare’in kahramanı “Lady Macbeth”, Fransızlar gibi hep kanlar içinde hayali eller görür ve sık sık ellerini yıkarmış. Psikolojide bu duruma “Macbeth sendromu” deniliyor. Fransızlar rüyalarında gördükleri ellere iyice baksınlar, sakın o eller kendi kanlı elleri olmasın! Ki bu arada Amerikalı yazar Joseph Eller, 'Catch- 22' adlı eserinde “Yossarian ikilemi”nden bahseder. İkinci Dünya Savaşı’nda, pilot Yossarian, bunalım geçirip hastaneye yatar. Doktorlar, Yossarian’a probleminin ne olduğunu sorarlar. O da şunları anlatır; “Beni insanlar sevmiyor. Mesela uçağıma bombaları yükleyip, Almanlar’a saldırıyorum. Onlar bana ateş ediyor. Yani beni Almanlar da sevmiyor.”
Bu bakımdan tüm Batı için artık karar verme anı gelip kapıya dayanmıştır.
Oyun bitmiş, tüm maskeler düşmüştür!
Bu arada ABD, AB, İsrail, sadece kendilerine yontarak, sadece kendilerini düşünerek ve de tüm ötekileri dışlayarak kürede ne türde bir “cihan imparatorluğu” kurmayı düşlüyorlardı, anlamak, akıl sır erdirmek mümkün değil!
Ki 11 Eylül 2001 tarihinde, ABD’de İkiz Kuleler ve Pentagon’a yapılan “ikiz saldırı” sonrasında, kürede “Pandora’nın kutusu” açılmıştır. Kutunun içinde saklı ne kadar kötülük varsa ortalığa saçılmıştır. Şimdi tüm kötülükler, ortalık yerde dolaşmaya devam ediyor.
Kutunun ağzını kapatmak yine biz medeni insanların elinde!
Bunun için ortak aklı çalıştırmaya, yeni bir küresel işbirliği düzeneğine ihtiyaç var! 
Ezcümle, doğanın iletişim dili matematik, ısrarla bu noktada sorunun çözüm yolunun, Türk’ün adaletli işletim sisteminde saklı olduğuna işaret ediyor.
 
Sayın ABD Başkanı,
 
Biz Türkler bu tür kaotik durumlar için, her daim aklın yolu birdir, deriz.
Ki, usta oyun yazarı Bernard Shaw da ‘Kara Kız’ adlı eserinde benzer bir gerçekliğe atıf yapıp şöyle der:
“Temiz su bulmadan kirli suları atma, şeklindeki Amerikan atasözü, ‘Temiz suyu bulunca da kirli suyu mutlaka at ve ikisinin karışmamasına özellikle dikkat et!’ öğüdü ile tamamlanmadıkça şeytanın ta kendisidir.” Bu, ‘kötü de olsa bir fikrin bulunsun, daha iyisini bulunca da hemen eskisinden kurtul’ demektir!
ABD’nin yaşam biçimi olan ‘Pragmatizm’in temel kuralı da budur!
İslamcı aydın Mehmet Akif Ersoy da “Eski, eski olduğu için atılmaz; faydasız olduğu için atılır. Yeni de yeni olduğu için alınmaz, faydalı olduğu için alınır” der.
Marks ise “Tabiatta değişmeyen bir şey varsa, o da değişimin kendisidir” diye bir başka açıdan aynı noktayı kucaklar.
Görüldüğü gibi çok farklı noktalardan hareket edilse de, eğer amaç sorun çözmek ise aklın yolu her daim bir’dir!
Bu anlamda bir Çin özdeyişi şöyle der:
“Herkes değişimin olanaksız olduğunu düşünüyordu. Bir şey bilmeyen, budala görünümlü iki çılgın çıkageldi. Şaşmayın, değişimi onlar gerçekleştirdi!”
Batılı business kitaplarında yer alan ‘Değişimin Algılanışı Tablosu’nda ise şunlar yazmaktadır:
“Eğer değişimi bir tehdit değil de bir meydan okuma fırsatı –challenge- olarak algılarsanız, bu sizi başarıya götürebiliyor. Değişimi gerçekleştirme şansınız artıyor! Eğer değişimi bir tehdit olarak algılarsanız, hemen ardından değişime doğacak tepkiyi ve gösterilecek direnci düşünmeniz kaçınılmaz oluyor. Değişimi böyle algıladığınız zaman gerçekleştirmeniz zorlaşıyor.”
Harvard Business School’da öğretilen bir özdeyiş şöyledir:
“He did it because he did not know it was impossible!”
“Başardı, çünkü imkansız olduğunu bilmiyordu!”
Unutmayınız ki uygarlıklar hep karşı fikirlerin çarpışmasıyla gelişmiştir.
Ünlü vatan şairi Namık Kemal, “Müsademe-i efkardan, barika-i hakikat doğar” der.
Onun için diyoruz ki; birçok noktada birbirimize benzemeye değil, asgari noktalar hariç özümüzü korumaya ihtiyacımız var!
BOP, GOP, BİP sürecinde oluşan fasit daireden kurtulmanın yolu da, Türk’ün “ortak aklına” kulak vermekten geçiyor.
Almanlar bu tür başarısız durumlar için “Ein mal ist kein mal” diye bir deyim kullanırlar.
Yani “Bir kere hiç kere” demeyi tercih ederler.
Japonlar ise “İchi do aru koto wa ni do mo” demeyi tercih ederler.
“Bir defa yapan bir daha yapar” manasına gelen bir deyimdir bu!
Briçte ise zor durumları anlatan şöylesi bir deyim vardır:
“One down is no down. Two downs is bad bridge. Three downs is no bridge!”
“Bir batış iyi briçtir. İki batış kötü briçtir. Üç batış briç değildir!”
Bu bakımdan bilmenizi isteriz ki, BOP da BİP de GOP da bir defa değil, üç defa battı!
Irak’ta kimyasal silah var deyip, sonrasında bunun yalan olduğu anlaşıldığında, Saddam’ı devirip Irak’ta Saddam’ı aratan bir zorbalığın altına imza atıldığında, Ladin’i arama bahanesi ile girilen topraklarda ısrarla İsrail adına İran’ın hedef  tahtasına oturtulduğu noktada, Batı medeniyeti tüm dünyada sorgulanır oldu!
Ama buna rağmen siz hadiseye isterseniz Japonlar gibi istemezseniz de Almanlar gibi bakmakta özgürsünüz!
Bir Latin atasözü ise şöyledir:
“Iustita est fundamentum regnorum!”
“Adalet, yönetimin temelidir!”
Mirabeau, “Adalet topaldır, ağır ağır yürür, fakat gideceği yere er geç varır” derken, Konfüçyus “Adalet kutup yıldızı gibi hep yerinde durur, her şey onun çevresinde döner” der. Genel kabul görmüş hukuk literatüründe temel ilke ise “Gecikmiş adaletin, adaletsizliği” eski deyişle “Kaadir-i mutlak”ı doğurduğu gerçeğidir.
Bu bakımdan bilmenizi isteriz ki, şark soframızda girdiğiniz büyük yıkım projesinde haksızsınız!
Er ya da geç fark etmez, bu gerçek bir şekilde ortaya çıkıyor, çıkmaya da devam edecektir!
Bu bakımdan Batılı devlet adamlarının, içlerinde bulundukları kısırdöngüden kurtulmaları ve de algılamadaki bozukluğu üzerlerinden atabilmeleri için büyük bir “Catharsis” yaşamaları şart!
Yani büyük bir şokla sarsılıp, yenilenmeleri, arınmaları, temizlenmeleri zaruri!
Kafalardaki İslam düşmanlığı saplantısından kurtulmak için bu şart! Eski Yunan Tiyatrosu’nda “Catharsis”; hayatla karşı karşıya kalıp, köklü bir iç hesaplaşma yapmak ve o hesaplaşmadan farklı bir insan olarak ortaya çıkmak anlamında kullanılır.
Bu yüzden itibarı dibe vuran Batı’nın, ayağa kalkabilmesi ve de çağın dinamik ritmine hızla uyum sağlayabilmesi için derinden bir silkinişe ihtiyacı var!
Yoksa Batı, kendi yarattığı BOP çukurunun “karanlık dehlizleri”nde kaybolacak!
Bu tür zor durumlar için kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
“Gevşemeyin, endişe etmeyin, inancınız sağlamsa, mutlaka başarırsınız!”
Bu ilahi öğüt, sizin için de geçerli!
Aksi halde, korkarım ki, Einstein’ın şu kehaneti gerçek olacak:
“III. Dünya Savaşı’nın hangi silahlarla yapılacağını bilmem ama IV. Dünya Savaşı muhakkak taş ve sopayla yapılacak!”
 
Sayın ABD Başkanı,
 
Bilmenizi isteriz ki, hiçbir devlet ile “arka kapı diplomasisi” yürütmüyoruz!
Bizimle görüşmek isteyen her devlet, her yönetim için Türk Devleti’nin adresi bellidir.
Bu anlamda bizim açımızdan da, yeni bir adres tayin etmeye gerek yoktur!
İsrail ve Yahudi Amerikan yönetimi adına, “Şimdi Erdoğan’ı biz değil, Almanlar kullanıyor” diye mazeret bildirip haber yollamışsınız!
Yalnız yine bilmenizi isteriz ki, bu hiçbir şeyi değiştirmez.
Çünkü, doğa boşluk kaldırmaz!
Ezcümle, tabiatta tüm boşluklar doldurulur!
Kendini kullandırmak isteyeni de herkes kullanır!
Ünlü Türk Şairi Tevfik Fikret, “Haluk’un Bayramı” başlıklı şiirinde, daha sonra “papaz” olan oğlu Haluk’a, “Sen yeterince giydin, çıkart o bayramlık kıyafetlerini, biraz da arkadaşların giysin” diye öğütte bulunur.
Eski ABD Ankara Büyükelçisi Edelman aracılığı ile Ankara’ya Siirt’ten “hukuken butlan” bir seçimle iliştirdiğiniz Erdoğan’ın “Başbakanlık serüveni” sırasında, neredeyse perde arkasından direksiyona geçmeyen, Türkiye’yi yönetme sevdasına soyunmayan ülke kalmadı!
Bu yüzden sizin şahsınızda tüm Batı’ya ne kadar teşekkür (!) etsek azdır.
Önce Yahudi ABD yönetimi Neo Con’lar, sonra İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, AB & Brüksel, İsrail, Rusya, şimdi de Alman Devleti sırayla “Haluk’un Bayramı” şiirinde tavsiye edildiği gibi Türkiye’de “Başbakanlık” yapma heyecanını tattılar.
Perde arkasından, Türkiye’yi dönem dönem yönettiler!
Sizler de, sözde iktidar oldunuz Ankara’da ama buna rağmen yine de başarısız oldunuz.
Demek ki devlet işleri, başarısız bir belediye başkanına bırakılmayacak kadar önemli işlermiş.
Bunu sizler de anlamış, aynı zamanda yaşayarak tecrübe etmiş olmalısınız!
Bu bakımdan, bilmenizi isteriz ki, “Şimdi Erdoğan’ı biz değil, Almanlar kullanıyor” açıklaması, bizim için tatmin edici bir cevap olarak kabul edilemez!
Ezcümle, Türk olmayanı, sizin iliştirdiğiniz her adamı herkes kullanır!
Bir İran atasözü “Nasıl indireceğini bilmediğin eşeği dama çıkarma” diye tavsiyede bulunur.
Bu bakımdan Erdoğan’ı “Başbakanlık koltuğu”na kim çıkardı ise oradan piyasaları sarsmadan aşağı indirme görevi de ona düşer.
Hülasa burada görev sizin, hepinizin!
Bilmenizi isteriz ki, “Habis”; Arapça kökenli bir kelimedir; Türkçe’de “Kötü, alçak, soysuz, pis, iğrenç” anlamına gelir!
Kur’an’ın günah kavramını ifade için kullandığı deyimlerden biridir bu!
“Habis”in karşıtı ise “Tayyip”tir!
O da Türkçe’de “Temiz, arı, ak, makbul, hoş” anlamında kullanılmaktadır!
Varoluş da bir anlamda “Habis” ile “Tayyip” arasındaki sert ve de çetin mücadeleden geçer.
Bu anlamda bilmenizi isteriz ki, sizin “Tayyip”; artık “Habis” oldu!
Bünyeyi sarsan urlu bir hücre gibi alınmak için yapılacak -olası- bir cerrahi operasyonu bekliyor!
Ve…
Son olarak…
Diyeceğimiz şudur ki:
Küçük bir kayı boyundan koskoca bir imparatorluk kurup, sonra da sizlerin büyük çabası sayesinde batıran bir kavmin evlatları olarak, küresel barış adına, herkesi Türk’lerin kılavuzluğunda ilerlemeye, tecrübelerimizden istifade etmeye davet ediyoruz.
Doğanın iletişim dili matematik, “Kanuni’nin Koltuğu”nu yeniden inşa etmek için “üç sağlam çeyrek”liğe ihtiyaç olduğunu söylüyor.
Bizde içine hiç bakır karışmamış, sağlam bir tane çeyrek “Osmanlı yönetsel aklı” var!
Sizlerde de iki sağlam çeyreklik var ise o zaman hiç vakit kaybetmeden, “Kanuni’nin Koltuğu”nu yeniden inşa etmeye başlayalım.
Hülasa insanlık bizden huzur, hoşgörü toplumlararası mutabakat bekliyor, yeni bir dünya savaşı değil!
Ezcümle, mevzu-u bahis vatan (Dünya barışı) ise gerisi teferruattır!
Gazi Mustafa Kemal Atatürk
 
9 Ekim 2006
 
 
(…)
 
Sevgiler
23 Haziran 2009
Hayrullah Mahmud Özgür

Hiç yorum yok: