ULTRA TÜRKLER




17 Nisan 2014 Perşembe

Karakter kaybı ve/veya "Rigor mortis"?!




Karakter kaybı ve/veya "Rigor mortis"?!

Tehirli "2012 Acem Kıyamet Takvim'i"?!
Duvar'daki Acem tüfek ya da Çehov hatırlatması?!
Enerji bazlı güvenlik kapsamında, "Özde Laik Çankaya Günce'si"?!
Deniz Fener'i kapalı, Ay Işığı'nda güz fısıldaşmaları!?
Zalim Ni$an?!
...
''Zenginlik hiçbir şeydir. Sağlık kaybı bir şeydir. Karakter kaybı her şeydir!'' 
Alman atasözü
"Rigor mortis / Ölüm katılığı"?!
...
2014 baharı?!
Lüküs "Fırıldak" ha(z)cı ar damarı çatlamış gasteciler sorunsalı!?
Yani?!
Hem ar'sızlar, hem fırıldak, hem de ağlak?!
Özetle, karakter yoksunular.
Neden?!
İş'lerini yapmadılar, ulusal güvenlik'i zora soktular, kalem'lerini orantısız zenginleşmek için kullandılar.
Yani?!
Fatih Altaylı'nın kendi ifadesi ile şerefsiz'leşenlerdenler.
Bu kapsamda birkaç satır...
(...)
ENSTANTANE 1:
26 Nisan 2002 tarihli Hürriyet'te yayınlanan ''AKP olur, Tayyip Erdoğan olmaz'' başlıklı yazısında şöyle diyor, malum şahıs. 
''Son kaseti ile 'Top 10'un zirvesine yerleşen Tayyip Erdoğan bir yandan Genelkurmay Başkanı'na çatarken, bir yandan da müjdeyi veriyor: 'Daha çoook kaset çıkarırlar.' Çünkü kendini biliyor. Kim bilir daha neler var derinlerde çıkmayı bekleyen... Bir de 'Onlar eski' diyor. Adam öldürmüş, yakalanmış, 'Yahu onu ben eskiden öldürdüm. Şimdi kimseyi öldürmüyorum ki' diyen suçludan ne farkı var anlamıyorum. Neyse cezasını çekecek elbet. Bu arada Genelkurmay Başkanı'na 'demokrasi dersi' veriyor sıkılmadan. Hangi demokratik ülkede bir partinin ilk başkanı çıkıp orduya küfredip, 'Cellat' demiş onun hesabını yapmadan. Tabii Tayyip Erdoğan'ın faturasını AKP'ye kesmek de doğru değil. Doğru düzgün politikacı, AKP'li Ertuğrul Yalçınbayır da öyle diyor zaten. 'Suç varsa bireyseldir.' Zaten Tayyip Erdoğan da 'huzur arayan' Türk siyasetine uymuyor. Yakışmıyor. Sadece 'kirli' geçmişiyle değil, 'yetersizlikleriyle' de yakışmıyor. Görülüyor ki, yeni dönemde artık 'Tayyip'lere' yer yok. Ben AKP'nin 'Tayyip ısrarı'nı da anlamıyorum. Bilgisi zayıf, deneyimi eksik, eğitimi yetersiz, yabancı dil bilmez bir adam. Polemikçilik, demagogluk lider olmaya yetiyorsa amenna. 21. Yüzyılın dünyasında dünya siyasetinde var olmak isteyen bir Türkiye'nin önderi olacak adam değil çok belli. Bırakın onu Türkiye'yi yönetecek çapta dahi değil. Oysa AKP'de bir Abdullah Gül'ü silkeleseniz, 20 Tayyip Erdoğan döker. Ertuğrul Yalçınbayır sessiz sakin ama bilgili haliyle bir o kadar Tayyip Erdoğan'ı cebinden çıkarır. AKP Türkiye siyasetinde yer almak istiyorsa alabilir. Ama başında Tayyip Erdoğan'la değil. Bu çok net. Biraz objektif bakan herkes de bunu görüyor zaten.'' 
(...)
ENSTANTANE 2:
Yiğit Bulut'un Habertürk'ten ayrılmasından sonra, Başbakan Erdoğan'ın dış ülke ziyaretlerinde Habertürk'ü Fatih Altaylı temsil etmeye başlamıştı. Erdoğan'ın büyük önem verdiği Çin ziyaretinde de Fatih Altaylı Başbakanlık uçağındaydı.
Bugünkü köşesine 13 yıl önceki Recep Tayyip Erdoğan'la ilgili yazısını taşıyan Fatih Altaylı, o dönem Erdoğan'a dizdiği övgüleri sıralayarak kehanetinin tuttuğunu iddia ediyor.
"Ne zaman adam oluruz?" köşesine dün, "Türkiye'de geleceği görmek için kâhin olmak gerekmediği zaman" yazmıştım. Bir okurum uzun bir mail atmış. Özetle demiş ki: "Kâhin olmak gerekmez ama biraz izan, biraz da bilgi sahibi olmak gerekir." Sonra da benim 13 yıl önce kaleme aldığım "Yasak, Erdoğan'ı Başbakan yapacak" başlıklı yazımı eklemiş.
13 yıl önce Hürriyet'teyken 29 Temmuz 1999 günü yayınlanan bu yazıyı hatırlatıp demiş ki: "Bu yazının ilk bölümü önemli ama son bölümündeki tespitler çok daha ilginç. Kâhin olmak gerekmeden bunları yazmak bence önemli." Çetin Altan gibi yaşlanma emaresi belki ama ben de bu 13 yıllık yazıyı sizinle paylaşayım dedim.
ONBİNLER ERDOĞAN'IN EVİNİN KAPISINDA
İşte hayli tozlu bir yazı: "Yasak, Erdoğan'ı başbakan yapacak. Siyasi yasağın aslında ne anlamsız bir ceza olduğunun açık kanıtı Tayyip Erdoğan. Çünkü siyasi yasak, siyasi karizmayı ve siyasi gücü ortadan kaldırmıyor. Tam aksine artırıyor. Siyasi yıpranmayı engelliyor ve kişiyi putlaştırıyor. Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı. Ama cezaevi kapısında on binler tarafından bekleniyor. Cezaevinden çıkıp yerleştiği evinin kapısı yatır haline geliyor. On binler kapıda. Bir çağrı yapsa belki de bu sayı yüz binler olacak.
Ama Erdoğan siyasi yasaklı. Erdoğan'ın seçime girmesini yasaklamak mümkün. Peki ya gönülleri nasıl yasaklayacağız?.. Erdoğan'ı sevmek, Erdoğan'a inanmak, Erdoğan'a güvenmek yasak demek mümkün mü? Değil! Olmadığı gibi, onu siyaseten yasakladığınız zaman gücünü de artırmış oluyorsunuz.
BELKİ BAHÇELİ KALIR
Siyasetin doğal yıpranma sürecini de durdurmuş oluyorsunuz. Siyasi zamanın, yasaklı kişinin üzerinden akmasını da engellemiş oluyorsunuz. Erdoğan bugün, dün olduğundan daha güçlü. Dün olduğundan daha karizmatik. Üstüne üstlük bir de mağdur. Erdoğan'ın yasaklı olması Erdoğan'ı zayıflatmıyor, tam aksine güçlendiriyor. 5 yıl sonra, yani yasakları bitince Türkiye'nin en güçlü siyasi figürüdür Tayyip Erdoğan. Çünkü o güne ne Ecevit kalır, ne Demirel, ne Mesut Yılmaz, ne Tansu Çiller, ne Kutan, ne Erbakan. Bir Devlet Bahçeli belki.
Ve Tayyip Erdoğan bir sürü acemi rakibin arasında. Yıpranmamış. Tertemiz ve mağdur. Bu yasak, Erdoğan'ı kendisinin bile beklemediği bir hızla başbakanlığa taşıyor. Haberiniz ola."
(...)
ENSTANTANE 3:
18 Nisan 2002: (Tayyip Erdoğan'ın 'Değiştim.' demesi üzerine yazıyor.)
Ben komünistken liberal olan gördüm. 
Liberalken sosyalist olan gördüm. 
Sosyalistken, oportünist olan gördüm. 
Hepsiyken Makyavelist olan gördüm. 
Ama Tayyip Erdoğan gibisini görmedim. 
Ne oldu, iki kere ABD'ye gitti, iktidarın kokusunu aldı 'dinsiz' mi oldu?
'Referansı' artık İslam değil mi?
Artık dünyada 'hak düzeni' istemiyor mu?
Ve tabii eğer bütün bunlardan 'döndüyse'...
Bu kadar radikal bir 'dönek'e, bu milllet nasıl güvenecek?
Bir daha ne zaman ve nereye döneceğini kim bilecek?'
2 YIL SONRA 
Bu ağır eleştirilerin üstünden 2 sene geçiyor. Aynı Altaylı  bakın aynı Tayyip Erdoğan için bakın neler yazmış:
2 Nisan 2004: Yazının Başlığı: 'Erdoğan Nobel Barış Ödülü'nü Hak Etti'
Altında, Rauf Denktaş'a verip veriştirdikten sonra yazıyı şöyle bitiriyor: 
'Yıllarca küçümsediğimiz ‘Kasımpaşalı', Dışişleri'ne güvenerek, kendi sıcak tavrını kullanarak ve hepsinden önemlisi 'cesaret ederek’ bence büyük bir iş başardı. 
Bence bu yılın Nobel Barış Ödülü, Tayyip Erdoğan'ın hakkıdır.'
24 Eylül 2004: 'Erdoğan, Atatürk'ün İzinde mi?' başlığı altındaki yazısını şöyle bitiriyor:
'Yine de Erdoğan'ın 'etkileyici ve önemli' bir lider olduğu açık. 
Türkiye'nin demokrasi hamlesinde Atatürk'ten sonraki haneye adı bazıları istese de, istemese de yazılacaktır.'
İşte Fatih Altaylı budur. Bırakın o içeri düşmüş insanlara istediği gibi vursun; bırakın özel savcıya ve organize işler polisine işaretler versin... 
Aziz Yıldırım işte böyle dönmediği için hapistedir. O da Fatih Altaylı gibi yapsaydı; şimdi bambaşka noktalarda bulunuyordu.
(...)
ENSTANTANE 4:
"Ben, büyük bir ihtimalle dikkat etmediğiniz bir şeyden, Erdoğan'ın giyiminden söz etmek istiyorum.
Tayyip Erdoğan, belediye başkanlığı döneminden beri tanıdığımız bir kişi. 
Genelde Mercedes makam otomobiliyle gezerdi. Kanal D Ankara'ya sıradan bir Volkswagen Passat ile geldi.
'Popülizm mi?' diye sordum.
'Yooo, Mercedes var ama partinin verdiği makam aracı bu. Parti işlerine bununla gidiyorum."
Tayyip Erdoğan'ın değişip değişmediğinin sorgulandığı şu günlerde ben Tayyip Erdoğan'da 'değişime' şahit olduğumu söylemeliyim.
AKP liderinin 'façası' değişmiş.
Erdoğan'ı hep takım elbise ile gördük. Ama genelde üzerinden dökülen, kesimi ve dikişi sıradan kıyafetlerdi.
Bu kez ise 'fena halde' şıktı Tayyip Bey.
Üzerinde hafif kahverengi-antrasit karışımlı bir elbise vardı.
Kumaş, cool wool tabir edilen yazlık yünlüydü.
Vücuduna oturan müthiş kesimi ve el ile yapıldığı belli olan 'zarif' bir dikişi vardı.
Markasını merak ettim.
Bence İtalyandı. Büyük bir ihtimalle Zegna. Ya da Brioni. İkisi de değilse bir Corneliani.
İçimden geçen duygu eğilip markasına bakmak oldu ama kendimi tuttum.
Gömlek de şık bir maviydi. Oxford tarzıydı.
Bir Stefano Ricci değildi ama iyiydi.
Kravat da bu yılın modasına uygundu. Çizgili, gömleğin ve kostümün renklerinin tonlarını taşıyan.
Ayakkabıları bile son derece şıktı.
Genelde bizde şıklaşmaya çalışanlar 'ayakkabı meselesini' unutur.
Erdoğan'da o da unutulmamıştı.
Teninde de 'hafif bir bronz' vardı.
Bu tempoda tatil yapmadığına göre, bir solaryumun eseri olabilirdi.
Uğurlarken asansörde 'çok şık olmuşsunuz' dedim.
Yardımcıları gülüştüler.
Belli ki bu konuda bir çalışma yapılmıştı.
Erdoğan ve ekibi sıkı çalışıyor, bu çalışma her yana yansıyordu."
(...)
ENSTANTANE 5:
Ayşe Arman: Masadaki sevişme sahnesini yazarken, "Buradan beni yakalarlar ve kocama saldırırlar" diye düşündünüz mü? 
Hande Altaylı: Yooo. Ona da saldırmasın kimse, bana da saldırmasın. Ne var yani, bir sevişme sahnesi yazdım?
Kitaptan....
Ömer ayağa kalkıp masaya yaslanmış duran Aslı’nın yanına geldi. Uzun sarı saçlarını tepesinde tutan kalemi çekip çıkarıp, omuzlarına dökülen saçlarını okşadı. Aslı, bir şeyler söylemek istedi ama yine sesi çıkmadı. "Masa sağlam mıdır sence?" diye fısıldadı Ömer. Elini kızın saçlarının arasına sokup onu sıkıca yakaladı, yüzükoyun masaya yatırıp eşofmanını sıyırdı ve üzerine abandı. Masanın tahtaları gıcırdarken Aslı hırstan ve zevkten ağlıyordu, hayat ne kadar korkunç ve ne kadar güzeldi...
Birbirlerini taparcasına sevdiler ve birbirleriyle ölümüne savaştılar. Derin kederlerden sonsuz mutluluklara koşturup durdular. Kavgalar, gürültüler, kıskançlıklar, gözyaşları, çarpılan kapılar, kapatılan telefonlar, küfürler, yalvarmalar, ayrılıp barışmalar ve uykusuz gecelerle iki yıl geçti. Aslı ilk günlerdeki rahatlığını nasıl olup da kaybettiğini bir türlü çözemedi. Ömer’in sevgisinin ona yettiği, evli olmasını hiç sorun etmediği o günlere dönebilmek için çabalayıp durdu ama başaramadı. Ne değişmişti ki? Ömer onu hálá deli gibi seviyordu. O halde neden bu kadar hırçın ve huzursuz hissediyordu kendisini? Şeytan niçin sürekli, "Seni gerçekten sevseydi, hayatını seninle geçirirdi" diye fısıldıyordu? Ve niye içindeki ses, "Şeytan haklı" diyordu? 
Ömer ona áşık olduğu için gidip başkasıyla evlenmişti, Aslı da Ömer’e áşık olduğu için şimdi Sinan’la sevişecekti. Áşık insanların ızdıraplarını dindirmek için yapmayacakları şey yoktu belki de. Bu öyle bir fırtınaydı ki, insan umutla her türlü sığınağa koşuyordu. Sizinle sevişen bir insanın aslında kiminle savaştığını bilemezdiniz. Sizi öperken kimi öldürmeye çalıştığını, sizi severken kimden nefret ettiğini tahmin bile edemezdiniz.
(...)
ENSTANTANE 6:
(Yılın annesi?!)
Bu hakikaten ‘manyaklık'
GERÇEK hayat ile televizyondaki ‘‘hayal'' birbirine karışınca içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
‘‘Meltem'e bu yakıştı mı?..'' ‘‘Çocuklar asıl şimdi duymasın...''
Diziye anıt dikersen, sonunda olacağı bu işte. 
Yahu o Meltem dediğiniz kız Pınar Altuğ.
İkisini birbirine niye karıştırıyorsunuz.
Meltem iyi bir anne, müthiş bir ev hanımı olabilir.
Ama Pınar Altuğ bir manken.
Hasbelkader oyunculuk yapan ve dizisi tutan bir manken o kadar.
Diğer mankenler nasıl evlenip boşanabiliyor, hatta zaman zaman ‘‘evlilik dışı ilişkiler'' yaşayabiliyorsa, Pınar Altuğ da yaşayabilir.
Rol başka, hayat başka.
Hanım hanımcık rollere çıkan, sempatik Meg Ryan, ‘‘Gladyatör'' Russel Crowe için kocasını terk edince kimse ‘‘Aaa, hanım hanımcık Meg'e yakışmadı'' demiyor.
Ama bizde Pınar'la Meltem birbirine karışıyor. Karışınca da bu oluyor.
Ama tabii oyuncular da bunu hak ediyor.
Rol icabı anneliğe verilen ‘‘Yılın Annesi'' ödülünü kabul edersen, olacağı bu.
(...)
ENSTANTANE 7:
"Ben bırakırsam ne olur? Ben bu çocukların ev taksitlerini biliyorum, masraflarını biliyorum. Benle kader birliği yapmış 400 tane arkadaşımın sıkıntılarını nasıl karşılayacağım? Benim yerime Mehmet geldi. Ben bu arkadaşla çalışmam dedi. 400 tane onurlu, şerefli, düzgün gazeteci işsiz kalmayacak mı? Yoksa elbette bırakmak kolay. Ayrıca bırakmak istemediğimi nereden biliyorlar? Onun da mı kaydı var.”
...
Hasılı:
''Zenginlik hiçbir şeydir. Sağlık kaybı bir şeydir. Karakter kaybı her şeydir!'' 
Alman atasözü
Nokta.
...
Final süreç'i: Gülen'den yana demokrat gazeteci Reha Muhtar "Genel af" dedi ve/veya "Af" genel olacak ise işlenmeyen suç'un affedeni kim olacak ya da gülen barzan kumpas'çıları kim affedecek Gülen mi Barzan mı veyahut Muhtar evine giren hırsızları affetmiş mi?!
Bu'günlük'le buraya kadar.
Nokta.

17 Nisan 2014, Perşembe
Özgür'TÜRK